Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Zamansız uykular...

03 Şubat 2013, Pazar - 14:27
Üzgünüm. Üzgün olunca da yazı yazmak istemem ama bazı üzüntüler geçmiyor, üzüntüye üzüntü de ekleniyor. Bir de bile bile “Neyin var canım” demezler mi? Biliyorum ferahlık vermek içindir ama çoğu kez üzülene değil, kendilerini konudan uzak tutmak için söylenir.

Kimseye hal hatır sormaya da korkuyorum artık çünkü her bir konuşmanın ardından kötü bir haber alıyorum. Bugün yine öyle oldu. Sevdiğim bir insan yoğun bakımda. Nereye gidiyorsun? Yolun yarısındayken geriye dön, ilâhiler, şarkılar seni bekliyor.

Allah da benden bıktı belki. Yitirdiğim canlara, yanımdaki canlarıma, hastalara, fakir fukaraya ettiğim dualara bir de şükür duaları ekliyorum ve de davamı Allaha bırakıyorum.
Yaratan öyle bir hâkim ki, öyle bir savcı ki, öyle adil ki, yaktığı can kadar insanın canını yakıyor, makarayı öyle bir geriye sarıp suçlananı öyle bir başrolde oynatıyor ki ben de zaman zaman gerçekten ürperiyorum. Bir tek mahkemenin karar gününü kestiremiyor insan. Bu öyle bir karar ki temyizi de yok.

Allahım, ben seni çok mu yoruyorum? Yine de sevdiklerimi kolla, bu dünyada ve ahrette canımdan bir parça olanlara merhametini esirgeme, bana da artık sabır verme Allahım. Ben imtihanı verdim.

Yüreğim acıyınca vurup kafayı yatıyorum. Zamansız uykulardır bunlar. Gerçek uykumu dağıtan, dökemediğim gözyaşlarımın bedeli uykular. “Uyku ölümün kardeşidir” derler. Demek ki ölüm de o kadar kötü bir şey değil. Peki, ya yoğun bakımda olanların, komada olanların ölümle akrabalıkları nedir?

Biraz hüznü dağıtıp size yaşanmış bir olayı anlatayım. Rahmetli eşimin yaşlı bir kuzini vardı. Her hafta ziyaretine giderdim. Aramızda konuştuğumuz özel konular vardı. Bir gün kapısı açılmadı. Hemen Emniyete haber verip kapısını açtırdım ve onu kötü durumda buldum. Ambülans, hastane, doktor, hemşire derken bir hanım bana “Nesi var teyzenin?” diye sordu. Her nedense durakladım. Ya beni işitiyorsa? “Önemli değil, kronik romatizma” dedim ve dediğime ben de güldüm. Onu kaybetmeden bir süre önce kendisine geldi, konuşabiliyordu ama zaman mevhumunu kaybetmişti. Yüzümü, saçlarımı okşuyordu. Sevimli bir hemşire “Nasılsın teyze, ne oldu sana?” diye sordu. “ Bir şeyim yok, kronik romatizma”. **İşte bu cevap kanımı dondurdu** Demek komada olan bir insan, duyuyor, anlıyor ama ifade edemiyor. Ölen insan ise, işte orada durun biraz. Ben bunu çok araştırdım. Kitaplar mı okumadım, dinleri mi araştırmadım, ruh âlemini mi karıştırmadım. Yok, cevap yok. Uydurma laflar, yetersiz cevaplar beni tatmin etmedi.

Bir tek Konfüçyüs duymuş olacak bu feryatları ki “ Sen yaşadığın dünyayı bilmiyorsun, öbür dünyayı nereden bileceksin” demiş. İyi ki de okumuşum onu yoksa ahiret sorularını yapayalnız çözeyim derken kaybolup gidecektim, silinecektim, oysa ben sağlam durmalıydım, sağlam ve ayakta kalmalıydım, yalnız ağlayan biri değil, hayıflanan, somurtan, homurdanan biri değil, üretken biri olmalıydım, sorumluluklarını ele alan, onları yoğuran, şekillendiren biri. Gözyaşlarımı kuruttum, bana uzanan canımdan kopan gencecik ele tutundum ve ahiret sorularına son verdim ama dualara değil.

Üzgünüm, sevdiğim bir insan zor durumda ve ben ona bir şey yapamıyorum. Benim ona uzatamadığım eli Allah uzatsın, tertemiz yüreği, yorgun bedeni şifa bulsun.