Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Yürüyorum sahilde...

07 Eylül 2011, Çarşamba - 19:13
Bu yıl kendim için güzel bir karar aldım. Sonbaharı adada geçireceğim. Yazın bunaltıcı sıcağıyla, sokakta çocukların çığlık çığlığa bağrışmalarıyla, asırlardan beri komşuluğa gösterilen saygının hiçe sayılmasıyla engellenen huzuru ve doğaya olan aşkımı doya doya tatmak istiyorum.

Şu anda Kabataş’tan ada vapuruna bindim ve üç kez yer değiştirmek zorunda kaldım. Bir an için eski ada vapurları geldi geçti gözümün önünden. İnsanların özenle giyindikleri, kibar kibar oturdukları, sohbet ettikleri o güzelim Ülev vapuru, Suat vapuru. Şimdiyse karşımda avaz avaz bağıran, bağdaş kuran, ayağı kokan, kanepelerde uyuyan, şapırdatarak bir şeyler yiyen insanlardan kaçıyorum. Tek tesellim bu kişileri yakından tanımamış olmam.  İnsanın bu denli kendisine ve de başkalarına saygısız olmasının nedeninin eğitimsizlik olduğuna inanıyorum.

Kınalı adada sonbahar, sakin ve serin bir sabahla başlar. Balkonda oturup, sanki daha da canlanan rengârenk çiçekleri seyretmek, gökyüzündeki pamuk gibi kümelenen bulutlara dalmak, yürüyüşe çıkan ada sakinlerini selamlamak, saksıları sulamak başlı başına bir zevk.

Geceleri milyonlarca pırlantadan oluşan bir kemer gibi İstanbul’u saran karşı sahil, ne kadar net görünüyor. Şafak vakti en çok sevdiğim mor renginin tüm tonları yavaş yavaş kaybolmuş, yerini kızarıklığa bırakmış. İşte güneş doğuyor. Güneş ışıkları bana her an her şeyin tekrar başlayabileceğini hatırlatıyor.

Sabah kahvemi deniz kenarında içmek istiyorum. Pırıl pırıl içilesi bir deniz suyu beni yüzmeye davet ediyor. Bir martının suya nasıl daldığını seyrediyorum. Yazın alamadığım iode kokusu beni sarhoş edebilir. Hafif bir rüzgâr beni uzaklara çok uzaklara götürüyor. Deniz sakin, tekneler geçiyor. Eylül denizini de ne kadar severim, hele Eylülde balık tutmayı. Kızımın livarda hâlâ yaşayan balıkları öperek denize attığını hatırlıyorum.

Yürüyorum sahilde, selâm vere vere, çavelalar dolusu balık, kaleyi bekleyen askerler gibi dizilmiş kedicikler, üstlerinde, Azrail gibi uçuşan martılar, kargalar…Ekmek kavgası. Bakalım kim kimin ağzından lokmayı kapacak?

Güneş de ne kadar güzel ısıtıyor! Su Sporları Kulübüne geldim bile. Adamızın denizle haşır neşir bir zümresi var. Herkes orada. Masalar, sandalyeler azalmış. Çay vakti erken başlıyor. Tavşan kanı çaylar. Minik serçeler etrafımı sarıyor. Hemen, hep yanımda taşıdığım yemlerden veriyorum. Martılarla kargalar betonda dolaşıyor artık, limandaki kefal balıkları da nasiplerini alıyorlar. Nasıl da saldırıyorlar attığım ekmeklere.

Çayımı alıyorum. Bir dost geliyor yanıma, sohbet koyulaşıyor. Fonda güzel bir müzik “I know what it is to be yang” ve bu güzel müziği bölen bir ses geliyor denizden. Alışılmış bir şey değil bu ama bizim balıkçı sonbahar usulü balık satıyor. “Palamutlar kuyrig, hoşor hoşor,
ağvor ağvor” Sonbaharda nasıl da birden her şey değişiveriyor adalarda. “Yaya sen merak etme ben şimdi evi arar, balık aldığını söylerim”. Ne kadar samimi, ne kadar şirin değil mi?

Uzakta bir vapur görünüyor. Kimler geldi, kimler geçti bu vapurlardan. Kimler sonbaharda çilingir sofrası kurup, dolmalık biberlerin içinden rakı içti bu vapurlarda! Gelin gibi süzülüyor ada vapuru. Arkasından martılar uçuşuyor. Gelin duvağı gibi. Düşünüyorum da, yurtdışında yaşayan dostlarım, arkadaşlarım, martıları kıskanmazlar mı? Adayı hayal etmezler mi?  Marmara’nın üstünde yayılan, sonbaharda hoca yemişi topladıkları, tepesinde antenlerin olmadığı Kınalı adayı ve de pastırma yazını ne kadar özlediklerini bilmez miyim?

Deniz dalgalandı, zaman zaman dalgalar coşuyor. Üstüme üstüme gelmeyin dalgalar/Benden çaldıklarınızı geri getirin/Verin sevdiğimi, yıllarımı/Dileklerimi dalga dalga getirin.

Sonbaharda bir sessizlik, bir hüzün çöküyor adaya. Adalıların kıyafetleri bile değişiyor. Akşam vakti, elde örülmüş ponponlu berelerle, atkılarla daha rahat daha umursamaz daha bohem oluyorlar sanki. Okul çıkışı üniformalı gençlerin ve İlkokul öğrencilerinin neşe içinde adaya dönüşlerini seyretmek başlı başına bir zevk oluyor.

Eve geldiğimde, sokak kedilerim beni karşılıyorlar. Başta Cino, sonra Çinimaçon, Uyuz kedi, Beşiktaşlım, Minik, Çirkin, Duman, Tekir, Şımarık vs..ayaklarıma dolanıyorlar. Bunların hepsi “ a la carte “ yemek yer. Her birinin huyu suyu ayrıdır. Cino’nun diğer kedileri kıskanıp yemek yememeleri için yaptığı rezilliklere rağmen, hepsini doyurmayı başarıyorum. Fakat, kedilerin sultanı benim Vano kedim. Vanocik tüm kedilere hükmeder. O bir Van kedisi, mağrur, ısrarcı. Eve illâ ki sokak kapısından girip yine aynı kapıdan sokağa çıkan, kızgınlığını, sevgisini belli eden bir kedidir Vano. O benim beyaz fırtınam. Sonbahar gelince Vano benimle daha iyi geçinir, homurdanmaz, beni azarlamaz, kim bilir belki de kendisini adada bırakıp kışlık evimize taşınmamızdan korkuyor.

Eylül mehtabını seyredebildiğim geceler, o şerbet gibi hava, insanı okşayan tatlı rüzgâr, beni uyutmuyor. Şair oluyorum birdenbire, hayatımın romanını yazıyorum istemeye istemeye.

Sonbaharda adak adamak için Büyükada’da Aya Yorgi’ye çıkmak da bir alışkanlık. Geçen yıl, Lunaparka çıktığımızda, adak niyetine satılan muhtelif objelerle karşılaştım. Son yıllarda bunlara kimler itibar ediyor, kimler inanıyor, anlamak mümkün değil. Yokuş boyunca iplikler çekilmiş, çalılıklara bezler, naylonlar bağlanmış. Hangi inanışa göre utanmadan çevreyi kirletiyorsunuz arkadaşlar?

Yağmurlar yağacak, seller götürecek, toprak kokusu saracak her yanı, sümüklü böcekler piyasaya çıkacaklar. Yollar yıkanacak, gökkuşağı belirecek karşı sahilde. Ne güzel ! Rengârenk. Gökkuşağı, aydınlık, güzel günlere gebedir. Ruhlarımızı da aydınlatsa, silse gözyaşlarımızı, iki elle sarılabilsek yarınlara, birbirimize, korkmadan, ürkmeden, kadehlerimizi mutluluğa kaldırsak bir sonbahar gecesinde, iyiliğe, güzelliğe, sevgiye.