Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Mesela
Ferit SaymanFerit Sayman

Yine İstanbul, ille de İstanbul...

12 Ocak 2012, Perşembe - 21:41
Şiirler, şarkılar, romanlar ve de yazılabilecek ne varsa hepsi... İster gülümseyen yüzünü yaz, ister birbirinden acı gerçeklerini... Dünyada bir eşi ve benzeri olmayan güzelliklerini dile getirmek de sana kalmış, milyonlarca insanı büyüsüyle içine çekip yutan yüzünün resmini çizmek de... Yeter ki hisset... Ve şunu sakın ola ki unutma; İstanbul'u yazıp çizebilmek de ayrıcalıktır...


İstanbul'u yaşamak; duyguların en güzeli, şansların en büyüğü, Türkiye'deki hayatların "en çok renkli" olanı...
Gökkuşağının tüm renkleri, siyah, beyaz, gri, filizi, limoni ve diğerleri, niceleri...
Seç, beğen, al; biri mutlak senin için...
Peki ya İstanbul'da yaşamak...
Maddi, manevi, sıhhi, ruhi, ahlaki, sosyal bir sürü soru ve sorun...
Çözümü en zor denklem, bir o kadar da "zor zanaat" işin aslına bakarsanız...
Ekmek, eskisi gibi aslanın ağzında değil, çoktan midesine indi bile ama...
Yine de ve ille de ille İstanbul...

X X X

Cumhuriyet Türkiyesi'nin sanattaki "Muhteşem Kardeşler"i Ekrem ve Cemal Reşit Rey'in yaşama geçirdiği ünlü "Lüküs Hayat"taki "Şişli'de bir apartıman" ya da "İki tane otomobil, biri açık biri değil" anlayışının boyutları günümüzde çok farklı elbet...
Artık "zengin" sayılmak için 3-5 daireli bir apartman ile kapıda 2 otomobil yeterli değil...
Lüks hayatlar şimdilerde, Boğaz manzaralı birkaç milyon dolarlık muhteşem villalarda, gökyüzüne uzanan rezidanslarda yaşamakla başlıyor.
Bodrum ve Çeşme'deki yazlık sarayların yanı sıra yurt dışındaki ikametgahlarla bütünlük kazanıyor.
"Araba sevdası" ise 300-500 bin dolarlık Porsche, Ferrari, Mercedes'lerde, hatta milyonluk Bentley ve Rolls Royce'larda hayat buluyor.

X X X

Madalyonun öteki yüzündeki İstanbul'da ise durum çok farklı...
Hatta "taban tabana zıt" olarak da yorumlanabilir.
Geçim sıkıntısı, yokluk, açlık, hastalık, sefaletin hüküm sürdüğü...
Memurun, işçinin, emeklinin, orta ve tabii ki dar gelirlinin sürüm sürüm süründüğü...
"Ayakların baş, başların ayak olduğu"na dair yaşam gerçeğinin tavan yaptığı...
Hırsızlık, tefecilik, karaborsa ve benzeri her türlü haksız kazancın yanı sıra masum insanları gasp ve darp etmenin "hak sayıldığı" bir yaşam düzeni...
Tüm bu gerçeklere rağmen "ille de ille" İstanbul'da yaşamakta kararlı olan milyonlar...
"Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" der gibiler belki de...

X X X

Durup dururken bunları yazıp, zaten kasvet dolu olan kış gününüzün tadını iyice kaçırdığımın farkındayım; özür dilerim...
Ancak havanın soğuk, yağışlı ve de nemli olması nedeniyle yaklaşık üç yıldır "yarı sağlıklı" olan sağ yanım, yine durduk yerde adeta kazık kesince, 2012'nin ilk Öz Kadıköy'lüler toplantısına gidemedim.
Moralim iyice bozuk olduğu için de işin kolayına kaçtım, İstanbul'a bir kez daha klavyemin tuşlarıyla çatıp, sinirimi bir nebze olsun yatıştırdım.
Dere sevdiği taşı yerden yere vururmuş; işte öyle bir şey yaptım anlayacağınız...
Bu arada 11 Ocak Çarşamba, biricik kızım Damla Sayman ile Kadıköylü sevgili dostum Nurdan Erbuğ'un doğum günüydü; mutlu yaşasınlar, sağlıklı yaşlansınlar...
Bugünlük de bu kadar; sağlıcakla kalın efendim...