Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

Yaşatılanı değil yaşamayı seçiyorum....

04 Aralık 2016, Pazar - 13:07
Kafamız nasıl da kalabalık, nasıl meşgul sürekli. Ya geçmişle uğraşıyoruz, olmuş bitmişle didişiyoruz ya da gelecekle. "Ah ben nasıl yaptım bu hatayı", "Filanca nasıl da yedi hakkımı" gibi envaiçeşit şeyi dünde bırakacağımıza doluyoruz parmağımıza. Kafamızda bin bir düşünce. "Nasıl olacak, ne yapsam, kararım doğru mu?" vs vs. Hatta daha fenası biri bir şey yumurtlasa, içimize kurt düşürse her hangi bir konuda, vay anam vay, uykularımızı kaçırmalar, kırk çeşit senaryo yazmalar. Hak verdiniz değil mi bu satırları okuyunca. Ne tuhaf varlıklarız. Boyuna huzurumuzu kaçıracak bir neden buluyoruz, ya dünden ya da yarından. Oysa an'ı yaşamak gerek çünkü bu anın tekrarı yok, olmayacak. Geçmiş zaten adı üstünde geçmiş gitmiş işte.
Gelecek ise zamanı gelince gelecek istesek de istemesek de. Önceden bilseydik sahi geleceği, heyecanı kalır mıydı? Sonunu bildiğimiz bir filmi izlemek gibi olmaz mıydı? Geçmişe dönüp değiştirebiliyor muyuz? "Bu sahneyi baştan alalım" diyebiliyor muyuz? Bir süredir biraz daha aydım sanırım. Son dönemde pek çok kitap okudum. Her birinin yöntemi bir diğerinden farklı olsa da, temelde aynı şeyi öğütlüyorlar. İster evrene mesaj yollayın, ister meleklerinizle konuşun, ister kundalininizi aktive edin, ister yaşam pınarınızı devreye sokun hepsi de diyor ki "an'ı yaşa", hepsi de diyor ki "affet, şükret" Diyeceksiniz hiç mi etkilenmiyorsun artık? Taş mıyım yahu, etkileniyorum, hem de çok.
Ancak, öncelikle insan olduğuma kabul verdim. Tanrı'nın nefesinden yaratılmış bir parçasıyım ve çok değerliyim (tek kendim için demiyorum tabii, hepimiz için düşüncem bu) İnsanım madem, hata yapabilirim ve zaten bu şekilde programlanmışım. Yanlışlarımdan ders alıp büyüyecek, kademe atlayacağım. İşte bu yüzden ilk iş geçmişimle barıştım. Hem kendimi hem de bilerek ya da bilmeyerek kalbimi kıran herkesi affettim. Nasıl büyük bir lüks bu, nasıl hafifletici affetmek. Bunu uzun süre önce başarmıştım gerçi yeni haber değil de, kukumav kuşu gibi geleceğe dair endişelenmekten alamıyordum kendimi. İşte şu son bir yılda bu konuda da epeyice yol kat ettim.
Yer yerinden oynasa kendime zaman ayırıyor, düşüncelerimden arınıyor, çakralarımı temizleyip, etraftan yüklendiğim negatif enerji kordon bağlarını kesiveriyorum. Gündem zaten yeterince hareketli, üstüme düşeni yapıyor, kendi kendime söyleneceğime, gereken yerlere tepkimi veriyor, yastığa başımı huzurla koyuyorum. Orda bitmiyor tabii, endişeler, günlük sıkıntılar biter mi? Ne kadar gergin olursam olayım gün sonunda arındırıyorum ruhumu. Saçma sapan düşüncelerle aklımı bulandıranlar olduğunda tıkıyorum kulaklarımı, yok sayıyorum.
Tatlı canımı sıkmıyorum mış muşlarla, acabalarla. Ya da bakıyorum bardağın yarısı boş görünüyor gözüme, daha küçük bir bardağa dolduruyorum suyu, ağzına kadar doluveriyor. Hızlı adımlarla yürümeye alışmışım. Arada özellikle yavaşlayıp gökyüzüne bakıyorum mesela. Yanımdan geçen minik bir çocuğun gülücüğüne karşılık veriyorum. Sokaktaki bir kediyi, köpeği seviyorum. Çok önemli bir yere gitmiyorsam, şemsiyemi açmayıp yağmurun yüzümü, saçlarımı ıslatmasına izin veriyorum. Zihnim önden depar atmaya başladığında 'hooop' diyorum, 'ağır ol'. Her gece yatmadan sahip olduğum her şey için şükrediyor, her sabah yeniden uyandığım için teşekkür ediyorum.
Kendime ayırdığım an'larda hissettiğim güzellikleri bazen çevremle de paylaşıyor, mutluluğu büyütüyorum. O ne der, bu ne düşünüre takılmayıp, dilediğimce yaşıyorum çünkü biliyorum ki herkes gibi olmak zorunda değilim hatta bunu çok sıkıcı buluyorum. Arayanı arıyor, sevgimi hak edene ahtapot kollarımla kocaman sarılıyorum. Minicik an'ların değerinin farkındayım. Yarın hiç görmeyecekmiş gibi cömertçe "seni seviyorum" diyorum sevdiklerime. Doğumla ölüm arasında bir kavgaysa yaşamak, her an'ımı sindire sindire yaşamayı seçiyorum...