Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Ve gözler...

15 Eylül 2011, Perşembe - 13:18
Yurdumuzun ilgimi çeken Doğu Anadolu Bölgesini de nihayet gezme fırsatını buldum. Duygularımın doruk noktasında kâh şaşkın, kâh üzgün, kâh mutlu, kâh durgun, kâh suskun, kâh bülbüller gibi şakıyarak gezdim Doğunun sis perdesi arkasından gülümseyen şehirlerini. İnsanların nezaketi, güler yüzlülüğü, saygılı davranışları şamar gibi indi suratıma. Şamar gibi çünkü ben bu kültür turunu tamamlarken kendimi çok rahat hissettim, gecesinde, gündüzünde, café’sinde, çarşısında, hiçbir bakış, biz kadınları rahatsız etmedi. Çantalarımıza sıkı sıkı sarılmak ihtiyacını bile duymadık. Şehirler temizdi çünkü insanlar çevreyi temiz tutuyorlar. Yere sümküren, tüküren, çöp atan kimseyi görmedim, ağzını yayarak konuşan da yok, bizler için, üzülerek şunu da yazayım ki İstanbulda git gide beni rahatsız eden küfür edebiyatından tek bir örnek duymadım. Doğunun çocukları, gençleri, kısacası sokaktaki insan, kimsenin anasının, danasının hatırını sormuyor. Kızıp da karşısındakine “eşek” bile demiyor. Kaldı ki bazı insancıkların, eşeği bile küfürden saymaya hakları yok.

Biliyorum şimdi bana “Nasıl bir anlatım bu, her şey süt liman mı?” diyeceksiniz. Haklısınız. Tabii ki görünür ve görünmez korumalar eşliğinde gezdik ve gereken yerde gerektiği kadar korunduğumuz için de yetkililere teşekkür etmeliyiz fakat, ben gezerken eğer “Ey dağlar, billur gibi akan çaylar, ezan sesleri, susan kampanalar, asırlık badem ağaçları, çorak araziler, asırlık köyler, haydi şahlanın artık bu yöreye barış getirin, kar suları tüm anlaşmazlıkları yok etsin, geçtikleri her yerde çiçekler açsın, barış çiçekleri” dedimse, inanın bu bölge, bu halk, benim duamı hak ediyor.

Ve gözler…Yosun gözlü insanlar, bal rengi gözler. Umutla, sevgiyle, neşeyle bakan gözler, hülyalı gözler, mutlu gözler, özlem dolu gözler, aşkla bakan gözler, nemli gözler, ürkek gözler, utangaç gözler, küskün gözler. O gözler neler söyler, neler gözler.

Kars şehrinde genelde Yerliler Merkezde, Kürtler Digor ve Kazmanda, Azeriler Akyaka, Merkez ve Arapçayda otururlarmış. Orta Asyadan göçen Terekemeler ise Selim ve Sarıkamışa yerleşmişler. İşte ben bir Terekeme tanıdım. Gözlerinden zekâ fışkıran bir genç kız. Saçlarıyla, endamıyla, gülüşüyle güzel mi güzel bir kız. Giyimi, duruşuyla zamana ayak uydurmuş, yakıştırmış, cıva gibi bir kız. Kanım ısındı, bu kız “ sağlam  karakter “dedim. Göz göze geldik, selamlaştık, çantamı taşımama yardım etmek istedi ve “Bu arada ojenizin rengi çok güzel” dedi. Cana yakın bir kız.

Karstan Vana kadar bize rehberlik eden cici kızımızın adı da güzel: Bengül. Kendisini tanıtınca duygularımda yanılmadığımı gördüm. Vanda sohbet ettiğim tatlı bir kız bana “Okuldan ayrıldım, yaşamak için evlenmek gerek” dediğinde ona kısa da olsa hayat dersi vermiştim. Oysa Bengülün kalbi köyü için atıyor fakat yaşamak için insan kendi ayaklarının üstünde durmalı, sırtını baba evine dayayıp tembel tembel yaşamamalı, kendisine yaşama imkânı yaratmalı, topluma yararlı, kültürlü bir fert olmak ilkesiyle yola çıkmış ve gayretleriyle zorluklara direnmiş Bengül. Evlenmeden önce, ilkin kendisini yetiştiren kızımız düğününü de kendi köyünde, kendi gelenekleriyle yapmak istiyor ve bugün zamanın tahribata uğrattığı gerçek misafirperverliğin sadece adı kalmışken, Bengül bizi düğününe de davet ediyor. Yürekten bir davetti bu. Eminim bizler için Karsın altını dedikleri, tuzlayıp karda on gün beklettikleri kazlardan da kesip ikram eder.

Bengül, bir kardelen. Dedesi Kırgızistan göçmeni ve köy muhtarı olmuş. Belli ki dede çetin cevizmiş. Çocuklarını, torunlarını, gelinlerini, damatlarını etrafına toplamış saltanat sürüyor. Söyleyecek bir şey yok, o da hayatı böyle biliyor fakat daha çocukken Bengül yaşamı kendisine tanıttıkları gibi değil de mantığıyla çözmüş. Prf. Dr. Türkân Saylan’ın başlattığı “Kardelen” kampanyasını duymuş. Dedesinin bu kampanya ile ilgili çalışmalarıyla ilgilenmiş, jandarmaların köye gidiş gelişlerini izlemiş, kulak kabartmış, bir yolunu bulmuş ve okula gitmesi gereken çocuklar listesinde isminin bulunmadığını öğrenmiş. Yüreği yanmış Bengül’ün. Jandarmaların köye uğradıkları gün telaşlanmış, üzülmüş ve içinden bir kuvvet onu jandarmaların yanına itmiş. “ Ben de okumak istiyorum, dedem beni listeye almadı “ demiş. Eh! Ortalık karışmaz mı? Ama bunu göze almış Bengül ve cahil kalmamak için uğraş vermiş. “Cahile laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zordur” derler. Bengülün nasıl yürek tükettiğini, kaç hendek atladığını tahmin edebiliyorum. Yıllar geçip de sıra yüksek öğretime gelince, dede yine kıyameti koparmış ama Bengül “Şimdi Jandarma çağırırım” diyerek dedeyi bastırmış ve bu gün karşımıza bilgili, güven veren ve gerçekten kendi yöresini seven ve oradan ayrılmak istemeyen üniversiteli bir genç kız olarak çıkıyor karşımıza.

Yolun açık olsun Kardelenim.