Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Meyhaneden
İlia Shestakofİlia Shestakof

Vakt-i kerahat...

25 Ocak 2015, Pazar - 14:30
Ve nihayet 17 ay sonra Ekim ortasında İstanbul…
Dile kolay 17 ay… Bayağı bir olmuş son İstanbul seyahatimden beri…
Farkında değiliz lâkin hayat artan bir hızla geçip gidiyor bir şekilde…
Sankt Peterburg’ ta mahkemeler, İstanbul’ da mahkemeler….
Hukuk ile içli dışlı durumlarındayım bugünlerde…
Hani diyorlar “Adalet mülkün temelidir” …. Neyin temeli olduğunu bilmiyorum da “Adalet” bugünlerde “Şirin” misali, dağları delesin ki, bir ihtimal ulaşabilesin… Ha bu arada; nezaman, nerede ulaşacağında meçhul.. Yani herkes gibi benim hayat bir şekilde devam ediyor……

Peki ya İstanbul Meyhaneleri ne âlem de derseniz….Pek bir değişiklik yok gibi…. Semt meyhaneleri yaşam savaşında; Nevizade, Asmalı,Kadıköy, Beşiktaş’ takiler de kendi havalarında …. “Buyurmazmısınız? 2. Katta terasta sigara içebilirsiniz…”  faslına artan bir tempo ile devam… Buyuralım buyurmasına da, “Rakının tadı bir acı geldi.. Niye ? acaba”… Cevaplar  çoktan hazır; ya rakı bekletilmeden sürülmüştür piyasaya, ya son distilesi yapılmamıştır, ya anasonu bayattır; filanlar falanlar…  Sonradan ağzımın tadı bozulacağına önceden soruyorum “Şu şu markalar var mı?” diye; yoksa da ade bize “Eyvallah” durumları…. Neyse bu rakı konusunu fazla kurcalayıp insanların keyfini kaçırmayayım, zaten benim gibi 50 yaş civarıdakilerin çoğu hayatın stresinden, problemlerinden vs vs…..bezmiş durumda….

Gelelim vakt-i kerahat cephesine; doğma büyüme sebebinden benim mekânlar Beyoğlu’ nda;
Birincisi, Eski Beyoğlu Emniyet Müdürlüğün yanındaki bir zamanların Psatha’ sı sonranın Hasır’ı, isim hakkı alındığı için şimdinin Asır’ I; klasik tadlarını sunmaya devam ediyor.. Fiyatlar makul, mekâna gitmek birazcık zor olsa da cuma/cumartesi arkadaşlar ile keyifli sohbet edebilme açısından iyi… Yazarken bir an için sene 92-93’ lere gittim de… O zamanlar Nevizade daha ünlenmemişti…Alt salon dolar, biz bekârları bir üstteki salona alırlardı… Nerden nereye…..
İkincisi, Mis Sokağı’ nda ikinci katta Kalinka diye bir yere götürdüler arkadaşlar; ismine bakıp memleket torpili geçtiğimi düşünmeyin; yeni işletmecisi eski müşteri aşinalığını kaybetmesin gibisine ismini değiştirmemiş… Mezeler güzel, fiyatların makul olması yanında rakı şerbet misali…
(Her iki mekânda da bize mi özel bilmiyorum ama servis elemanlarının, menü/meze’yemek vs önerileri/baskıları hiç yok… Siz sordukça hazırlanıyor yemekler… Bu arada, servis tablasına sürü ile meze doldurup müşteriye ısmarlatma çabalarından veya “Ara sıcak verelim mi?” gibi dayatmadan bir mekân daha vazgeçtiğini ifade ederken “Abi bizde, diğer bir çok işletme gibi masada servis elamanının elleri devamlı dolaşmaz” demişti…)
Üçüncü ve en sık gittiğimiz ise meân ise Nevizade’ de; Zade … Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, Nevizade’ de ne işin var senin demeyin… Meyhane konulu videoların birinde seyretmiştim; “Mey alınan her yer meyhanedir” gibisine bir şeyler söylemişlerdi… İşin özü, İstanbul’ da meyhane kalmadığına göre “Kendi meyhaneni kendin yarat/yap” denilmek isteniyordu; bizimkisi de o hesap… Nam-ı diğer Cihangirli Coco abi sayesinde mekânın işletmecileri sağolsun bayağı bir iltimas geçiyorlardı bize… Balık Pazarı’ ndan al balığını 20-25 TL, 100’ lükten 50’ lik rakı 65.-TL,  2-3 zeytinyağlı 20 TL, salata 10, meyve de artık müesseseden ikram; bizden iyi müşteri mi? bulacak…Toplamda yapar size 2 kişi 120 TL … Bu arada geri kalan 50’ lik bir sonraki geliş için, şişenin üzerine isim yazılarak saklanır… Normalde bir 50’ liğe 85-90 yazıldığını varsayarsak tasarruf edilen 20.TL ile de iki kişi eve giderken ikişer şişe Efes tombulunu alır, gider, cilasını çeker… Gören de rakı içmiyorlar,  iktisat denklemi çözüyorlar zannedecek …. Eski zamanlarda tasarrufu seven abilerimiz bir akşam eğlenceye çıkarken, harcamayı planladıkları paranın yarısını harcanmamak üzere ayırırlarmış bizimkisi de bu işleminbugünkü ilimsel versiyonu olsa gerek.. Sonuçta kendi meyhanemizi yaratmayı başarabilmişiz gibime geliyor… Son olarak da, ben artık bir davet olmadığı sürece cuma/cumartesi dışarıya çıkmayı pek tercih etmiyorum… Tercihlerimi daha çok ya perşembe akşamı, ya da pazar öğleden sonrası olarak kullanıyorum… Nedeni de;birincisi o arka fondaki kalabalığın uğultusu yok, ikincisi  de bir tıngırtı keyfi yapılacak iseniz ortam daha bir müsait oluyor…
Gelelim gitmeden önce uğurlanma faslında girdiğim  Asmalı Cavit’ e… Bir zamanlardan beri bu mekân hakkında övgü dolu yazılara rastlıyordum amma velakin bir türlü gitmek nasip olmuyordu…. Bu arada kafa da sürü ile gidiş ilgili detay olunca, “Entellüktel Cavit”  ile Asmalı Cavit karıştı, Asmalı’ da Entellektüel Cavit’ in bir zamanlar garsonluk yaptığı Sev İç’ i soruyorum insanlara; yaşlılık başa bela ne yaparsınız…. Neyse girdik kapıdan içeri, dolu olmasına karşı ilgilerini eksik etmediler 4 kişilik yerimiz ayarlandı… Klasik meze turunda patlıcan ve közde biber salatası sevdiğimden olsa bana daha bir güzel geldiler, lakerda güzel, topik dışında tüm mezelere laf yok; bir de beyaz peynirin diğer mekânlara göre daha makul bir porsiyon olarak gelmesi hoşuma gitti, isteyen bir porsiyon daha söyler; di mi? ama… Bir ara not, artık bana parmak kalınlığında üçgen beyaz peynir, mevsim ne olur ise kavun, bolca salata ve kızarmış ekmek dörtlüsünden gına geldi, insan bunlar ile doyuyor tıkanıp kalıyor, bir de bu dörtlü diğer mezelerin önünü kesiyorlar sanki…. Neyse konuyu dağıtmayalım, gelelim Asmalı Cavit’ te çok beğendiğim üç lezzete; beyin salatası, ciğer tava ve köfte ağzınıza layık…   Bir defa beyin salatasındaki, beyin hem kaliteli malzemeden hem de tam kıvamında pişmiş, ağzı tırmalayan ne bir tad var, ne de buruna gelen ufacık bir koku, ciğer uzunlamasına kesilmiş ince dilimler halinde geliyor lokum misali, köfte ise yanında eski usül patates kızartması, domates, biber ızgarası ayrı bir lezzette… Demek ki isteyince oluyormuş.. Teşekkürler Asmalı Cavit…..

Yazdım yazdım sonra bir düşündüm ki ilk defa bu kadar mekânlardan bahseden bir yazı yazmışım… Sebebine gelince, 17 ay sonra İstanbul’ a geldiğinde insan daha mı?  bir seçici oluyor, daha mı? bir dikkat ediyor; ne de olsa vakit daha bir değerli… Bu arada geçmişte çok yaşamışımdır, girersiniz bir sokağa, sizi küçükte olsa rahatsız eden bir şeylerin olduğu, içinize sinmeyen o mekâna gitmek istemezsinizdir aslında, bir yukarı bir aşağı dolanır durur, başka bir yer bakınırsınız bir umutla ama yine de “Elde bir iyidir dersiniz.” ve o bildiğiniz mekâna girersiniz…. Artık bu duygudan kurtulmak gerek diye düşünüyorum, gerçi vakti zamanında bende yapamamıştım, şimdi ise yurtdışında yaşamanın verdiği değişim mi? belki de cesaret benimkisi…  Neticede, hiçbir özelliği olmayan birbirinin benzeri bildiğin mekânlarda demlenmekten ise  yeni yerler keşfetmek güzel oluyormuş ….

Neyse uzun zaman yazmayınca kaptırmış gitmişim… Semt meyhaneleri anılarım ile internette dolanırken rastladığım bir üstadın özel bir gün için yazdığı, hüzünlü ama güzel, belki de gerçk bir meyhane şiiri gelecek sefere kaldı…

Cümleten saygılar, selamlar, sevgiler….