Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Unutulmaz roller...

15 Aralık 2011, Perşembe - 11:35
Yıl 2001-2002,Tiyatro Sezonu. Çocukluk yıllarımda yaşadığım heyecanı ve sahne tozundan duyduğum hazzı çocuklara aşılamak isteğimden yola çıkarak çocuktan çocuğa oynanan “Patil Çocuk Tiyatrosu’nu kurdum ve yönettim. On yıl boyunca, alkışlarla yaşadık, alkışlarla yaşattık. Küçük oyuncularıma öylesine bağlandım, öylesine sevdim ki onları, hatıralarını ömür boyunca yüreğimde taşıyacağım. Tiyatro öyle bir aşk ki, “Patil “ öyle bir sevdaydı ki, bunu bir iki sayfalık yazıda anlatmak emeğe saygısızlık olur.

“Patil” sahnesini açarken, tiyatrodaki başarısının yanı sıra, sevgi yoluyla, sanat yoluyla, çocukların güzel bir ortamda boş vakitlerini değerlendirmelerini sağladı. Birlikte bir iş becermeyi, kendine güveni, birlikte yorulup, birlikte başarmayı, birlikte heyecanlanıp, birlikte sevinmeyi öğretti. Yoğun duyguların yaşandığı on yıl boyunca anılarım beni kâh güldürüp kâh yüreğimi burkuyor. İşte onlardan birisini sizinle paylaşıyorum.

“Patil”in üçüncü oyununda, şirin mi şirin, yetenekli mi yetenekli, cin gibi bir oyuncum vardı. Ele avuca sığmazdı. Kendisi mi arkadaşlarına ayak uyduruyordu yoksa arkadaşları mı ona, bilemedim ama gerçek şu ki, zaman zaman onları sakinleştirebilmekte zorlanıyordum çünkü aslında onların bu hali hoşuma da gidiyordu. İyi anlaşıyorlardı ve hiçbir saygısızlıkları veya şımarıklıkları yoktu. Galiba sahnenin büyüsünden olacak ki, hiçbir oyuncumda, bana ve emeği paylaşan arkadaşlarıma karşı olumsuz bir ruh hali görmedim.

Bir gün, aniden A.K.’nin salonda olmadığını fark ettik. Çılgına döndüm. Sorumluluğunu taşıdığım bir çocuk kaybolmuştu. Neredeydi? Herkes aramaya başladı. Eh! Arayacak fazla bir yer de yok. Sokağa çıktık. Bir de ne görelim? Az ilerde, genelde akşamüstü,  mini etekleriyle köşe bekleyen dekolteli gençlerin yanına gitmemiş mi? Usulca yanımıza çağırdık. Telaşımızı belli etmeden çocuğu konuşturduk. Yazmıştım zaten, benim çocuğum cin gibi, her halde farklı bir durum sezmiş olmalı ki yanlarına gidip “Siz niye böyle giyiniyorsunuz?”diye sormuş. Allahtan, azarlanmamış da, tabii şu anda ben mealen yazıyorum gençler sakin sakin cevaplamışlar ve “Bak, sen okula gidiyorsun, buraya da gelip tiyatro dersi alıyorsun. Bizim böyle bir hayatımız olmadı” anlamında adeta öğüt vermişler. İşte burada görüyoruz ki, olur olmaz kişiyi suçlamak, ahkâm kesmek ne kadar kolay ve büyük günah. İnsanların hayata karşı içlerinde besledikleri kini ve zehri kusmaktan öteye gitmeyen zavallı bir davranıştır bu.

Daha sonraki yıllarda A.K. önemli bir rol üstlendi ve ne yaptığını, nasıl olduğunu gerçekten bilemiyorum fakat hiç yapamayacağım kadar ona sert davrandığımı hatırlıyorum. Bir sonraki prova günü, çalışmaya başlamadan önce, o kendisine pek yakışan beyaz gömleğiyle onu bahçede top oynarken gördüm. Yüzü asıktı. O yıl, televizyonda sürekli çıkan bir reklâm vardı, onu hatırladım ve yanına gidip bir “biskrem” verdim. Birbirimize sarıldık ve gülüştük.

O, şimdi yakışıklı bir delikanlı, aramızdaki bu biskrem muhabbeti ve onun sahne özlemi bitmedi.