Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Meyhaneden
İlia Shestakofİlia Shestakof

Unutma beni dolması...

12 Eylül 2011, Pazartesi - 01:48
Evet sevgili pari dostları, bir Ramazan’ ı daha geride bıraktık…..Ramazan’ da biz İstanbul geleneklerine uygun meyhanemizi kapattık (<<<illaki her dönemde nöbetçileri olmuştur, ama biz genel ahvala uyalım istedik), onbeşinden sonra yavaştan ufak tefek tadilatlar ve düzenlemeler ve nihayet Ramazan bitti, bayram geldi çattı…..Bayramın birinci günü öğleden sonrada müdavimlere ‘’ unutma beni dolma ‘’ sını da yolladık ve başladık beklemeye….Unutma beni dolması, isminden de az çok anlaşılabileceği üzere meyhane sahiplerinin Ramazan bittiğinde, müdavimlerine yaptıkları bir anımsatma . Bu anımsatma, mevsimine göre müdavimlerinin evine midye dolma ya da uskumru dolma göndermek…. Var mıdır? yapan bilmiyorum ama oda bir çok güzel gelenek gibi kayboldu gitti diyebiliriz… Şair’ in dediği gibi ‘’ bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş ‘’ misali……

Yine eskilere gider gibi olduk, bir an daldık, belki aklımıza bir anımız geldi, yaşadıklarımız belki kaybettiklerimiz aklımıza geldi, ama ne yaparsınız suratımızı ne kadar buruştursak ta  hayat işte böyle bir şey…….

Neyse, tüm yazılarımda bahsediyorum, bendeniz Sn Vefa Zat’ ın Eski İstanbul Meyhaneleri kitabını nedense ayrı bir seviyorum…..O kitaptan bir alıntı…….

‘’………….Bülent’in esnaf meyhanesinde işe başladığım ilk gün, etrafı iyice süpürüp camları sildikten sonra mavi ve siyah renkli boncuklu sineklikleri kapının yan tarafında asılı olduğu yerden çıkarıp, salıverdim aşağıya. Şıkır şıkır diye hoş bir ses yükseldi birden. Ses öylesine hoşuma gitti ki, elimin tersiyle bir sağa bir sola tekrar iyice şakırdattım sineklikleri. Bir süre öylece seyrettim nazlı nazlı sallanan boncukları. Şıkırtıların durmasıyla ürkütücü bir sessizlik oldu birden. Sessizlikle birlikte büyük bir hüzün çöktü içime. Buz gibi güvensizlik sardı tüm benliğimi. Çocuksu duyguların ürkek fırtınasına kapıldım o anda. Bir gün benim de bisikletim olacak mı diye sayıkladım. Kâbus dolu güvensizlik, kupkuru anlamsız sessizlik… Ne kötü… “Yaşamın gerçeği neydi acaba?” diye yırtıcı bir ses yükseldi küçücük kalbimde. Tam bu sırada, “Ulen Miço, baksana buraya” diye kavruk bir sesle kendime geldim. Meyhanenin giriş kapısının hemen yanındaki masada oturan ince yüzlü, soluk benizli adam çağırıyordu beni. Yanına gidip, “Buyurun efendim, bir arzunuz mu var?” diye sordum. Bir tabak ‘lobya’ getir diye emir buyurdu. Lobya tabiri İstanbulluların kullandığı bir tâbir değildi. Bu adam Egeli, İzmirli olmalı dedim içimden. Çünkü İzmir’de kuru fasulye için çok kullanılırdı bu tabir. “Lobya yok, size güzel bir ‘barbun’ pilâki getireyim, rakınızın yanına bayağı uygun düşer,” dedim gülümseyerek. Babam da rakı tiryakisi olduğu için bu kadarını biliyordum artık. “Haydi getir bakalım altın saçlı delikanlı, barbun ya da barbunya pilâkinizi görelim hele” dedi alaylı bir üslupla. Vay efendim vay, adam delikanlı dedi bana, aman efendim aman, ne gam kaldı içimde, ne hüzün. Hemen seğirttim mutfağa, yarımca porselen çukur yemek tabağını ağzına kadar barbunya pilâkiyle doldurdum. Ardından, hemen ince yüzlü, iyi kâlpli adama götürüp, oldukça itinalı bir şekilde masanın üzerine bıraktım tabağı. Bıraktım bırakmasına ama, ince yüzlü adamın suratında sert bir ifade oluştu birden. “Ne ulen bu, bu ne, ödünç mü veriyorsun pilâkiyi, delikanlı dediysek vur da öldür demedik ya” diye çıkıştı. Ardından, “Al bunu götür, adam gibi bir pilâki getir,” diye ekledi. “Pilâkinin adam gibisi nasıl oluyor ki” diye sorduğumda, “Küçük bir tabağın sağ tarafına bir-iki kaşık pilâki koy, üzerine ince doğranmış maydanoz, sol tarafına iki dilim domat, domatların yanına da bir dilim limon ilave et, ama, limon yatak limonu olsun, hem de dişi limon olsun” diye sıraladı yavaş yavaş. “Yatak limonu, limonun dişisi, bir-iki kaşık pilâki, iki dilim domat, ince doğranmış maydanoz” diye saymaya başladım içimden. Öte yandan soluk benizli adam amma da çok şey biliyormuş diye başımı kaşırken, omzumda bir el peydah oldu. Döndüm, bir de baktım ki ustam Bülent bıyık altından gülümsüyor. “Gel bakalım tavşan, kabahat sende değil bende, yerleri silip süpürüp üç-beş bulaşık yıkadın diye seni “ortacı” olarak hizmete sürersek bu sonuca hiç şaşmamak gerekir” dedi.

Bülent ustanın yedeğinde tıpış tıpış girdik mutfağa. Soluk benizli adamın tarif ettiği gibi pilâkiyi hazırlayıp elime tutuşturdu Bülent Usta. Ardından, “Haydi meyhaneye hoş geldin” diyerek yüreklendirdi beni. Pilâkiyi bu kez daha bir gururla koydum konuğumun önüne. Tatlı bir tebessüm belirdi ince yüzlü konuğumun yüzünde. “Yaa, işte adam gibi pilâki, adam gibi rakı sofrası böyle olur” diyerek başımı okşadı. “Sana da bu yakışır” diye ekledi.

Ardından, “Bu işi iyice öğrenmek istiyorsan, önce Ermenilerin yanında çalış, sonra da alabilirsen diplomayı da bir Rum’dan al, diplomanın imzasını biz atar, mührünü de biz basarız. Bu üçlü olmazsa eğer, bir ömür boyu eksik kalır, yavan yaparsın bu mesleği. Bu söylediklerimi sakın unutma” diyerek sözlerini sürdürdü.

Sarı benizli adam sözünü tamamladıktan sonra “dana gözü” dediğimiz on kuruşu ceketimin cebine usulca koyuverdi. Dana gözünü kapınca hindi gibi kabarıp, böbürlendim içimden. O anda Bülent usta, “Ulan tavşan, kurşun asker gibi ne dolanıyorsun ortalıklarda, buraya gel, gel de mutfaktaki sinek kapanları değiştir, bulaşıkları yıka” diye bağırmaz mı? Bir anda forsumuz beş paralık oldu, başım omuzlarımın arasına gömüldü. Hızlı adımlarla tekrar mutfağın yolunu tuttum……’’¹

Yazımı bitirirken, patrondan 1,5 – 2 ay disiplinsizlik izini aldığımı söylemek istiyorum. Disiplinsizlik izni nedir? derseniz; bu süre içinde bazı hafta sonları yazı gönderemeyeceğime dair mazeret izni diyebilirim, her ne kadar kendimi yazar olarak görmüyorsam da hayat felsefemde söz verdiğiniz  günde oluşturduğunuz yazıyı göndermek gerekiyor (<<<-illaki bir mantıklı sebebim vardır), ama maalesef sezonun başladığı bu günler de böyle bir aksaklık olabilecek….. 

Yeni sezonda Pari dostlarının, sofrasından rakılar, mezeler, muhabetler eksilmesin efendim……..

(1) Vefa ZAT, Eski İstanbul Meyhaneleri, İletişim Yayınları