Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Teslimiyet...

07 Ocak 2016, Perşembe - 20:30
Yarı uykulu yarı uyanık gibiydi.
Sokakta olduğuna göre uyanıktı.
Amacı yoktu, nedeni de...
Amacının, nedeninin olmaması umurunda değildi.
Parası yoktu, açtı.
Normal bu, dedi.
Normali sevmiyordu.
Yürüyordu…

Terzi Kemal’in dükkânının önünden geçti, ağzında toplu iğnesi, ona baktı.
“Para isteme veremem,” der gibi kafasını çevirdi sonra.

Dün, az kuru az pilav yediği lokantanın önünde dikildi.
Kasanın yanında eskilerden kalma radyo 
Radyonun yanında lokantacı Hilmi.
Cama sokuldu.
“Dün verdik ya bugün yok yürrrrü!” işareti yaptı elinin tersiyle Hilmi.

Yürüdü. Yürüyordu.
Hava yağmurluydu, ıslanıyordu.
Islanmak umurunda değildi. 
Açtı. .

Birkaç zaman evvel çay içmişti emekli kahvesinde.
Emekli olsaydı yaşlılığa razı olacaktı.
Ortada çınar ağacı,  uzatmaları oynardı insanlar gölgesinde. 
Höpürdeterek içerlerdi çaylarını.
Bulanık gören, eklem ağrısı çeken, kalbi tekleyen ne kadar yaşlı varsa orada toplanırdı. 
Kendisine gülümsediğini sandı yaşlı bir kadının
Arkasındaki köpeğeymiş meğer.
Köpek de yaşlıydı.

“ Gazete versene, okuyayım demişti köşedeki gazete bayisine.
“Yürü git,” diye terslemişti.“
Gazete versene okuyayım” dedi.
“Yürü git” diye terslendi.

Bu duyduğu siren sesleri…
Ambulans mı, polis mi?
Uzak mı, yakın mı?
Yürüdü.

“Eyvah eyvah adam ölmüş’lerin,”  “vah vah’ların” üzerine üzerine yürüdü.
Kaldırımda ölü, üzeri gazete örtülü.

Gazetede bir haber…
“Amerika’lı uzmanlar, yaptıkları araştırmada günde en az yirmi dakika yürümenin ya da koşmanın mutsuzluğa iyi geldiğini belirttiler.”

Ölüyü bıraktı, yürümeye devam etti.

İçinde sesler… İçinde sorular…
Geçmiş zamandı. Acılısından şiirler, şarkılar vardı ezberinde.
Varlığını inkâr edercesine, her akşam, batan güneşle birlikte battı.
Güneş bir battıysa, adam yüz battı.
Diğerleri bir öldüyse, o bin öldü.
Kırk küsur yıllık bok çukuruydu yaşamak.
Bok çukuru…  Bok çukuru dedi.
Amerika’lı uzmanlardan iyi mi bilecekti?
Yürüdü.
İki adım bir bok çukuru… 
İki bok çukuru, üç adım.

Koşsam dedi.
Öyle ya!
Yürümek iyi geliyorsa… Koşarsa...
Koş dedi ulan koş!
Koş dedi ulan koş!
Koş dedi ulan koş, diyerek koştu.

Ekrem’lerin evinin önünden geçti, Ekrem vardı balkonda.
Gördüğü Ekrem miydi? 
“Ulan Ekrem!” diye bağırdı koşarken.
Kedi vardı en sarısından.
“Bu insan gibi yahu!” diye severdi mahalleli.
O da severdi karnı tok olsaydı.
Kediyi bir gördü, bir kayboldu.
Ekrem’i bir gördü bir kayboldu.
Hangisi kedi, hangisi Ekrem? Hızlı koştu, anlamadı.

Ne kadar hızlı koşarsa, o kadar çabuk varırdı çıktığı yere.
Esnaf bağırıyor, mahalleli bağırıyordu.
İşte diyorlardı, işte bu öldürdü zavallı börekçiyi.
Börek vermedi diye öldürdü.
Börekçinin  üzeri gazete örtülü.
Dur koşma, demişti polisler.
Durma koş, demişti uzmanlar.
Bu öldürdü yakalayın, demişti insanlar.
Ne tam durabildi, ne diğerleri gibi koşabildi.