Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Teré ku MEMO! Teré ku?...

14 Nisan 2013, Pazar - 17:04

Siverek asmasıyım
Hepinizin hastasıyım

Yıllar sonra bir tarihçiye Dolapdere’deki Basın-Yayın Yüksek okulunun tarihini yaz derlerse ne yazar?  Taş duvarları, yolları, belki birkaç isim kimsenin şimdi bile hatırlamadığı. Şu tarihte açıldı. Şu tarihte kapandı. Başka ne yazabilir? Rakamlardan oluşan içi resmi bilgilerle dolu olan soğuk bir metin. Başka da bir şey yazamaz. Memo için ne yazar? Okulu en geç bitiren öğrenci. Oysa bilmez Memo’nun asıl mesleği öğrencilik. Bilemez Memo’nun mezun olmak istemediğini. Bilemez Memo’nun öyle ya da böyle orada okuyan herkese bir şekilde değdiğini. Bilemez Memo’nun bizim için değerini.
Kapanıp giden o okuldan arkada kalan iki güzel figür vardı. Ünsal Oskay ve Mehmet Sabri Kandemir. İkisi de usulca çekilip gittiler hayatlarımızdan. Bağırmadan, inlemeden, şikayet etmeden çekilip gittiler. Biri bizi akademik olarak eğitti, bizi hiç tanımadığımız bilmediğimiz yerlere götürdü. Ufkumuzu açtı, beynimizi parlattı. Biri yaşadığı hayatla, yaşadığımız yerin farkına varmamızı, hayattan zevk almamız gerektiğini gösterdi, yüreğimizi aydınlattı. Bir bina kaldı şimdi silik ve ruhsuz. Yanından gelip geçenlere hiçbir şey ifade etmeyen anlamsız bir bina. Bir gün gelecek o binada yıkılıp gidecek yalnız hatıralarımız kalacak. Hatıralarımız ki bizim ağlama duvarımız, hatıralarımız ki her defasında kanayan.
Sokaklar ve merdivenler... Merdivenlerde hayat, sokakta ders... Dört metrekare bir bakkal... Bakkalda köpek öldürenler, güzel Marmaralar, 5 litrelik dimitri kopololar ve şişe şişe biralar, şiirler, türküler, şarkılar... Geç olup da kapatıp gidince bakkal Ali. (O gün kazandıklarını götürüp Ümraniye’de yaptırdığı evin temeline gömerdi geceleri...) Bakkalın karşısında yıkık bir ev, içinde bir tenekede yanan ateş, dumanlar, aşklar, sevdalar, ağlamalar, gülmeler... Ateşin başında Memo... O ateş çekerdi etrafına pervaneleri... Semazenler gibi dönerdi pervaneler... Onlar döner, dünya döner... Kafalar güzel, yürekler kurtulmuş zincirlerinden dönerdi. Dönerdi pervaneler... Basın-Yayın Tarihi dersi yalan, şiirdir esas olan, hiçbir mizanpaj dersi öğretemez bize vicdanımızı ölçmeyi, hangi istatistik dersi öğretebilir ki bize sevdalarımızın miktarını, hangi gazetecilik kitabı “mavi yelek mor düğmeler” türküsünü bilir... Terk edilince, sıralar, masalar, kara tahta mı sarılıp teselli eder bizi?... O pervaneler, otoparktan bozma binada değil, o ateşin başında öğrendiler hayatta kendilerine lazım olacak şeyleri... (Ah... Bir de Madam’ın suları... Camdan başımıza, kapının altından kıçımıza akan...)
Ortaköy’ün ortasında bir ev...  Doğmamış çocukları kucağında gelirdi evimize Memo, cıgaradan sararmış parmaklarıyla okşarken onları, rakı emerlerdi çocukları babalarının memesinden... Doyunca bebeler, verirdi Marx’ın kucağına... (Bir şeyler öğrensinler diye değil biraz da dedelik etsin diye sakallı kurt... ) Köşede oturan Bob’un yanağından alıp makası geçip otururdu Ehmede Xani ile Ahmed Arif’in arasına karşısında Nazım... İşte o zaman başlardı ritüeli Zerdüşt’ün.... Yapıştır...  
Bedenler yenik düşüp uyku esir alınca hepsini, çekip cıgaradan bir nefes, dumanıyla battaniyeler örerdi... O battaniyeleri usulca üstlerine örterdi çok çok sevdiği tel maşaların... Gelip karşıma oturup masada ‘bir kadeh de bana ver’ derdi. Ben daha dolduramadan kadehi o çıkarıp yüreğini, ortasına koyardı masanın... Hepsini gördüm... O gün, o masada gördüm bütün yaralarını yüreğinin... Çıkardığı yüreğinin yerine bir kadeh rakı koydu. “Bundan sonra ellerimde yüreğim ... Biri dokunursa ellerime açılır avuçlarım, artık yüreğim onun”. Olmadı.
Moda’da bir çınar ve Memo aynı buluta aşık olmuşlar. Ne zaman geçse bulut, çınar ve Memo arkasında bakıp iç geçirirlermiş. Bir gün bulut nazlı nazlı geçerken göz kırpmış Memo’ya  (gözleri fettan güzel). Çınar çok alınmış buna, bırakınca dallarından birini Memo’nun üstüne, bacağı haşat...  Hep sızlardı bacağı ne zaman yağmur yağsa...
Daha erken, masayı bırakma sensiz... Bak rakı ağlıyor sessiz... Sana yakışmıyor bu telaşlar... Daha uyanmadı tel maşalar...
Daha erken be kanka teré ku (nereye)?...
G İ T T İ.....
Yazılacak çok şey var, söylenecek çok söz ama ben artık kendi dilimde ağlamak istiyorum...