Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Teknisör

20 Haziran 2011, Pazartesi - 14:58
Sinema tarihcilerinin yazdığı gibi sinemamızın dönemleri vardır. Prof. Dr. Jur. Alim Şerif Onaran hocamızın “Sinemaya Giriş” kitabında Türk sinemasını üç ana başlık altında inceler. 1- Muhsin Ertuğrul Dönemi 2- Lütfi Ömer Akad 3- Sinemada Yeni Kuşak. Bende bu üç bölümden sonra günümüzün koşullarını da göz önünde bulundurarak bir dönem daha ekliyorum. Nicel olarak çok fazla ama nitel olarak yok denecek kadar az olan “Teknisör’ler Kuşağı”
90’lı yılların başıyla birlikte Türkiye’de özel televizyonculuğun gelişmesiyle birlikte 24 saat yayın yapan bu kanalların yayınlayacak programlara ihtiyaçları vardı. Ancak bu programları çekecek yeterli sayıda eleman bulmak zordu. Zaten güdükleştirilmiş ve video dönemiyle neredeyse kapanmakta olan Yeşilçam bu ihtiyacı karşılayamadı. TRT’den istifa edip bu kanallarda çalışan elemanlarda yeterli olmayınca sistem kendi elemanlarını yetiştirmeye başladı. O zamanlar çalıştığım bir şirkette çaycılık yapan birinin bir günde nasıl kameraman olduğunu hayretlerle izlemiştim. Piyasa istiyordu, açık gözlü yapımcılarda üretip üretip veriyordu. Daha kalem tutmasını bilmeden senarist, ışık nedir bilmeden ışık şefi, sanat konusunda bir kitabın kapağını açmamış biri karşınıza sanat yönetmeni olarak çıkabiliyordu. En içler acısı olan ise yönetmenlikteydi. Daha bir dizide eleman eksikliğinden yardımcı yönetmenliğe yeni getirilmiş biri iki hafta sonra bir dizide yönetmenlik yapmaya başlamış oluyordu. Yapımcılar için sorun değildi. Dizi çekilsin de nasıl çekilirse çekilsin. Işık, açı, oyuncu yönetimi, koordinasyon, sanat bilgisi, tarih, sosyoloji vs. bilgisinden yoksun bu yönetmenlere ben teknisör diyorum. Çünkü bunlar yapımcının birer teknisyeni gibi sete gitmekte. “Kayıt” ve “Kestik” kelimeleri dışında hiçbir varlık gösterememektedirler. Güvensiz ve beceriksiz olduklarında bir sahnenin olabilecek her açılarını çekip bir saate bitmesi gereken işi  4-5 saate yaydıklarından teknisörlerin reji koltuğunda oturdukları setler sabaha kadar sürmektedir. Hem emek kaybı yaşanmakta hem de çalışanlar gereksiz bir yıpranmayla karşı karşıya kalmaktadırlar.
Teknisörler kendilerinin belirli bir düşüncesi olmadığından yapımcının adamı gibi davranırlar sette. Zaten yapımcılarda böyle yönetmenler görmek isterler setlerinde. Kalıp çekimleri vardır. Bugün hangi kanalda hangi diziyi açıp bakarsanız bakın aynı kalıp içinde çekildiğini görürsünüz: Sahnenin ilk planı mutlaka geniş plandır, sonra yakınlar, sonra geniş planla sahne bitirilir. Ama bu kalıbı çekerlerken bile sahneyi baştan aşağı her açıda oynatıp, gerekli gereksiz yere crane’li çekimler yapıp bu çekimlerin nasıl bağlanacağını bilmeden montaja yollarlar. Montajcı gelen görüntülerden kafasına göre bağlayıp yapımcıya izletir. Yapımcı beğenmediği yerleri değiştirip, biten bandı kanala yollar. Teknisörümüzün bu süreçte hiçbir dahli yoktur. O sette yalnız kayıt ve stop demiş bir şeyler çekmiş ve göndermiştir. Ama televizyonda onun çektiği bu görüntülerin üstüne adı yönetmen olarak kaydedilir. Bu tip bir teknisörün yanında yardımcı yönetmenlik yapan sinema okulu mezunu kişi ise bir süre sonra şöyle düşünmeye başlar. “Bende çekebilirim artık.” Çünkü hangi açıdan çekeceğine görüntü yönetmeni karar vermiştir, nasıl ışık olacağına ışık şefi ve ne giyileceğine sanat yönetmeni. Oyuncular da zaten kafalarına göre oynamışlardır. Ve yönetmenim diye sette megafonla bağıran adam yalnızca Kayıt ve Kestik demektedir. Dolayısıyla bu genç arkadaşımız haklıdır o da çekebilebilir.
Bu oluşumların yetişmekte olan genç sinemacılara çok büyük zarar verdiğini düşünmekteyim. Sinema alanında çalışanların neredeyse %90’ı dizi piyasasındadırlar. Dizi yönetmenlerinin %90’ı da teknisördür. Dolayısıyla bu tüm bir sinema piyasasını zehirlemeye yetmektedir. Dizilerin uzunluğunun yanı sıra bu tür insanların çektiği dizilerde çalışan insanlar gereksiz çekimler yüzünden iki kat yıpranmakta ama ekmek param diye seslerini çıkaramamaktadırlar.
Bu durum aslında yönetmenlik mesleğinin değerini de düşürmektedir. Yönetmen dernekleri ve meslek birliklerinin bu konuda düşünüp somut öneriler yapması gerekmektedir. Yalnız yönetmen dernekleri değil sinema sendikalarının, meslek birliklerinin ve derneklerinin de bu konuda düşünmeleri gerekmektedir. Çünkü bu gidiş giderek kişiliksiz ve renksiz bir yönetmenler kuşağı yaratacağından tüm sinema çalışanları ve yeni yeni yürümeye başlayan sinemamız bundan zararlı çıkacaktır.