Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Tek gecelik mevzular...

21 Ekim 2014, Salı - 22:35
“Neyin var senin ?”  
“Hiç!”
“Başlatma ulan hiçinden söyle işte” 
“Ya usta neyim olsun? Bıyıklı sakallı öküzlerle kafa çekip duruyoruz meyhanelerde.  El âlemin yanında taş gibi hatunlar, o bar senin bu bar benim takılıyorlar. Biz üfürükten mevzuların üstünden bin kere geçiyoruz. Bıktım be!”
“Zaferciğim sende potansiyel var. Yalnız biraz façayı düzeltmen gerekiyor. Otuzunda maarif müfettişi gibi giyinen adama hangi kadın, hangi kız bakar?  Ayrıca rol de keseceksin. Rol kesmeden olmaz bu işler. Sen beni dinle kardeşim, tecrübe konuşuyor burada. Yarın gider üstüne başına şekilli bir şeyler alırız.”
Karşımda öyle ağabey havalarında konuşması gücüme gitmedi değil. Kaderime bir kez daha isyan edesim geldiyse de vazgeçtim.  Duvardaki aynadan kendime alıcı gözüyle baktım. Kaşı gözü on numara, Sivaslı iri kemik sağlam bir delikanlı gördüm. Doğru söylüyordu bende potansiyel vardı.
“Tamam be!  Haklısın dedim.”
Demez olaydım.
**
Bir içki daha alır mısın manasında gözüme bakıyor barmen.
“Olur.”
Saatler gece yarısı… Adını bilmediğim acayip yer… Göt kadar mekân...  Müzik beyin yakıyor… Yanıp sönen ışıklar… Manita dalgasına sürüklendik buraya… Karı gitmiş entel dantel bir lavukla takılıyor.
“Ooof!”  Şu kırmızı dar pantolon da gebertti beni.  Apış aram ter içinde kaldı be…  Fular tak dedi…  Bok vardı sanki…  Neymiş rol kesecekmişim…  İçeride zaten nefes alınmıyor…  Boğazımda bir çift el... Kadın olsa razıyım…  Hıyarın biri beni basamak yapmış bira istiyor…  Elimde viski kadehi ile mal gibi hissediyorum kendimi.  Tarz olacağız ya anasını satayım…
“Kadınlarrrrrr…”   Bir şeye çok inanırsa “r “ harfinin üzerine basarak konuşurdu Rıfkı.
“Kadınlarrrr”… …  Ortamlarda “cool” tipleri severler.” 
“Cool ne lan?”
“ Sallamayacaksın kardeş. Eğrisine doğruna takılmayacaksın.  Bir gözün istemem derken, diğeri yan cebime koyarsan kabulümdür bakacak.”
“Hayırlısı bakalım”
Bardaki tiplerin bir kısmı içinden” izm” geçen cümleler kuruyor, bir kısmı meydana çıkmış kopma figürleri yapıyor, bir kısmı da anırır gibi şarkı söylüyor.
Annem Fransız, babam Gümüşhaneli demişti birkaç saat önce kadın. Meyhanede Rıfkı’yla otururken yanımıza gelmişti. Önceden tanıyor muymuş neymiş? Kafam kocaman olmuş.  Beyoğlu’nda rakının dibini gördük .   Al bu arkadaşı falanca bara gidin, ben birazdan gelirim dedi.  Gidiş o gidiş.
Nerede ulan bu adam? Kesin kendine yeni dalga bulmuştur.
Kucağında kedisi ile acayip bir adam yanaşıyor bizim Fransız’a… 
Bakkal Recep ağabey bakar bakar şöyle derdi burada olsaydı.  “Ulan tam dayaklık pezevenk!” Ona göre kendisi dışında tüm erkekler pezevenkti  ve pezevenkler ikiye ayrılırdı. Dayaklık olanlar, olmayanlar.
Hele dur bakalım ne olacak diye kesiyorum uzaktan. 
Ne acayip insanlar var be? 
Bu soruyu kendime sorduktan sonra üstüme başıma bakarak pardon diyorum. Yok be ben o kadar değilim. En azından âlemlere akarken kediyle bara gelmiyorum.
Libido yükselince seviye düşer kardeş derdi Rıfkı. Anlıyorum.
Sabahları köpek gezdirmek makbulmüş. Sahil yolunda aman da ne şirin şey diye birbirlerine yürüyen kadınlar, erkekler görürdüm arada.  Yine de kedileri köpekleri bu işlere alet etmek, gözüne ışık tutarak tavşan avlamak gibi bir şey.  “Bir durum olursa her zaman koçum, ev boş nasıl olsa kih kih!” demişti Hüseyin ağabey. Gönlü zengin yüce insan Hüseyin ağabey hatırına bir defalık kediyi alet edebilirim belki. 
Gözünde renkli yuvarlak gözlük, kaknem bir surat, sıska beden. Tipik kılkuyruk erkek modeli…
İlgilenmiyormuş gibi yapsam da yediremiyorum kendime.  Birkaç saat önce meyhanede ateş alıp ateş verdiğin, birlikte çıkıp bara geldiğin kadın, sen yokmuşsun gibi davranıyor. Ama kadın da kadın ha! Konuşurken ağzını kuş üzümü kadar açıyor, arada çocuk gibi muzip muzip gülümsüyor. Boy pos, kaş göz mükemmele yakın. Bana bakmaz, ben başka denizlere açılayım diye düşünmüştüm.
Bak ulan nasıl da samimi oldular hemen. Yahu bu kadar kolay mıymış? Ah be kedi!
Kedinin suçu yok. Kedi dediğin evde oturur sahibini bekler. Top, yumak bir şeyler verirsin oynar, yaşlanınca uyur falan.
Barın ışıkları yanıp söndükçe kedinin gözleri parlıyor.
“Oha lan o da ne be?”
Kadın çantasından, ipe takılı küçük bebek çıkarıp kedinin burnuna uzatıyor.
Kedi, bebek, Gümüşhane ile Paris kırması afeti devran…
Bebek “Chucky”  kedi şeytan… Kıl adamın önünde tuhaf içkisi yanaştıkça yanaşıyor kıza... Bunu Safari ile denemelisin, hem viski hem likör diye rol kesiyor Fransız dilbere.
Bir süre sonra ne içtiğini de unutuyor insan. Rakısı, viskisi, şarabı yuh ya ne çok içtik. Bu kafayla kadın hadi dese kaç yazar?  Olsun be ya! Desin de… Bu işin yarını var, sodası var, kahvesi var, soğuk duşu var. Var oğlu var.
Bak şuna ya kitap muhabbetine girdiler bir de… 
“Bukowski iyidir… Ben severim?  Sever misin?”
“Hı hı”
Anladığım kadarı ile kadın Bukowski’den pek haz etmiyor. 
Birkaç yazardan, romandan bahsedersin ağır havan olur demişti Rıfkı.  Muhabbetin ilerleyen safhaları için söylemişti… Ama olsun… Bu kılkuyruk, sürekli Bukowski deyince dayanamadım.
Dostoyevski ulan! diye höykürdüm. Sondaki ulan gereksiz olmuştu ama olmuştu.
Müzik değişiyordu, tam o araya denk geldi benim böğürmem.  Ağzımdan köpükler çıkarken,  viskimden hatırı sayılır miktar, kemik gözlüklüye doğru püskürdü.
Beni mi beklediniz şerefsizler müziği değiştirmek için? Sesim tüm barda yankılandı. Tüm kafalar bana döndü.
“ Dostoyevski hepinizi ….!”  Ama en başta ne bok olduğunu anlayamadığım şu kılkuyruk herifi!  Siz kurban olun ulan Raskolnikov’a…”
O an korkudan mı nedense artık, bizim entelin çişi gelmiş olsa gerek.  Kalktı tuvalete gitti. 
Aynı anda kedi kaçtı, Fransız kadından cızzırt diye ses geldi, bardakiler beni parmakla gösterip kulaktan kulağa fiskos ettiler.  Utancımdan, bir şey düşürmüşüm gibi yaparak, yandaki masanın altına saklandım.  Masanın altına girerken gözüme entelin gözlüğü taktım.  Bunu sırf pislik olsun diye yaptım.
Masanın altında yok yoktu. Envai çeşit toka, bir kovboy şapkası, iki kalem, boş bira şişeleri, patlamış mısırlar, yarısı ısırılmış köfte, çakmaklar, izmaritler, bir mızıka ve küçük lastik top.
“Ben de severim Dostoyevski”
“ Bismilllah!”
Peşimden gelmiş, masanın altına girmiş hatun.
“Ulan dedim al sana fantezi…”
“Yalnız şu Dostoyevski’yi aradan çıkarmak gerekiyordu.”
Ama yok! Kadın Dostoyevski diyor, başka da bir şey demiyordu.
Hale bak be! 
Saatler gece yarısını geçmiş, Hüseyin ağabey,  anlarsın ya kih kih diyerek ayarı vermiş ve ben masa altında o biçim Fransız kadınla Dostoyevski konuşuyordum. Ne yalan söyleyeyim, okuduğum tek bildik yazar Dostoyevski olduğundan kendisine karşı biraz hassasım. Okudum dediysem, genç adam yaşlı karıyı gebertene kadar. Bir de sonuna bakınca çaktım mevzuyu.
Ananı si…. diye fırladım aniden. Fırlarken kafamı masaya çarptım.  Kedinin üzerine oturmuşum yanlışlıkla. Korkudan arkamı da dönemiyorum Elimi uzattım.  Tüylü bir şeye dokunuyorum. Kıpırdamıyor gibi.
“Öldü mü be?”  Fransız gülmeye başladı. 
“Ölmez ölmez, korktu sadece.”
Masanın altı üstünden daha kıyaktı. Ulan dedim dışarısı karıştı bu bağırışlar da ne?
Kafamı dışarı doğru çıkardım. Kıyamet kopuyordu. Az önce meydanda acayip figürler yapan gençlerden bir kaçı duvar dibine çömelmiş elleri ile başlarını tutuyordu, tiz sesli kadınlar kaçmaya çalışırken yerlere düşüyor, takım elbiseli bazı adamlar durun panik yaratmayın diye bağırıyordu.
Allah bilir dışarıda hey amigo diye konuşan Meksikalı kardeşlerimiz de vardı.  Onları her zaman takdir etmişimdir. Herifler kaktüs suyundan içki yapmış, dünyaya nam salmışlar. Beyaz adam çatal dille konuşur diyerek Kızılderili kardeşlerimizin kapıda görünmesi an meselesiydi. Bense babası Gümüşhane’li annesi Fransız afeti devran için kedili entelle düelloya tutuşacaktım.
Bardaklar şişeler sandalyeler…
Benim entel diye bildiğim herif, dans pistindeki kolonlardan birinin üzerine çıkmış, elindeki kediyi kuyruğundan tutmuş sallıyordu.
“Keserim lan kediyi… O Brunella buraya gelecek.
Brunellaymış adı… Rıfkı pezevengi bana Behiye demişti.
Meğer o da benim yoldan gidiyormuş.  Şerefsiz herif yalandan yumuşak takılıyormuş.  Gözünde gözlük yok,  gömleğin düğmeleri kopmuş, bir elinde kedi, bir elinde yarısı kırılmış Altınbaş şişesi…
Hemen fırladım. Sen sakın bir yere ayrılma, dışarısı hiç tekin değil, seni kurtaracağım bekle beni diye bir replik vardı. Kahramanımız sevgilisine önce bunları söylüyor, birkaç adım uzaklaşıyordu. Ardından sevgilisi kendisine sesleniyordu. O da dayanamayıp geri dönüyor son kez sarılıp veda ediyordu. Ama benim o kadar zamanım yoktu.
Fuları çıkardım boynumdan,  gözlüğü kırdım, masanın altındaki şapkayı kafama taktım.
Sen gelsene lan dışarı diye bağırdım. Kuyruğundan sallana sallana kedilikten çıkmış kedi ile göz göze geldim.
“Bırak ulan kediyi!”
“Kedi benim sana ne?”
“Dışarı gel”
“Geliyorum ulan”
Zıpladı indi kolonun üstünden.  Bir taraftan aklım Behiye’de.
Dur dedim kafayı uzatıp bakayım ne yapıyor?
Önce bir tekme yedim kıçıma, otururken bile yırtılacak diye ödümü patlatan kırmızı dar pantolondan cırrrt diye bir ses geldi.
Bu hallere düşecek adam mıydım? Arada mızmızlansam da yuvarlanıp gidiyordum. Efendiliği dayımdan, delikanlılığı babamdan almıştım. Kredi kartımın asgarisini ödemeye yetecek maaşım, kravatlı işim, sabahları iki poğaça bir çay ile başlayan günlerim vardı. Ailemin medarı iftiharı, isimlerinin sonlarına hanım teyze eklenen semt yaşlılarının parmakla gösterdiği kişiydim.  
Brunella ya Behiye adı her neyse işte…  Onun yanında Rıfkı vardı ve hayal meyal duyduğum son sözler;  Hüseyin ağabeylerin eve gidelim, güzel bir duş alalım kendimize gelelim oldu.
Rıfkı ile Behiye sarmaş dolaş uzaklaştılar.  Kediyi alıp eve götürdüm, ertesi gün karşı komşumuz Necla Hanım Teyze’ye hediye ettim. Çok sevindi.