Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Tahta iskele...

26 Mayıs 2014, Pazartesi - 03:54
Kefenin cebi yok derler. Cebi olsa da işi olmazdı ki onun parayla pulla. Ama cep değil de, küçük bir kamyonet ayarlama şansı olabilseydi giderken, kendisi ile birlikte tahta iskelesini, eski model teypten çalınan Zeki Müren sesini, güzelim deniz börülcesi ile favasını da alır götürürdü gittiği yere. Tabi bir de ona sırdaş rakısını. Oysa tanrı; kamyonet ile olmasa da, başka şekilde yardımcı olmuş ve bir biçimde tahta iskelesini Mustafa Baba ile buluşturmuştu. Kim bilir belki ileride, Zeki Müren sesini, külüstür teybi, deniz börülcesi ile favasını da gönderecekti yanına.
Deniz kenarında, dededen kalma kocaman arazisi ve arazinin büyüklüğüne inat, salaşlığın gözünün çıktığı küçücük meyhanesi vardı.  Ne paralar teklif edilmişti burası için kendisine bugüne dek. Hepsini elinin tersi ile itivermişti. Ne iskeleyi yenilemiş, ne hurda teypten kaset çalmaktan vazgeçmişti. Yaşamının son günleri olduğunu kendisi zaten biliyordu. Yetmiş sene tutunmuştu. Haksızlık etmemek gerekiyordu. Mutsuz zamanları kadar, mutlu anları da olmuştu. Fakat insanın öleceğini kendisinin bilmesi başka, bir doktorun söylemesi, üstelik bu söylediğinin doğruluğunu eline tutuşturduğu bazı kağıtlarla belgelemesi başkaydı.
İnsan, bu gibi durumlarda,  öncesinde hep dile getirdiği -biz artık uzatmaları oynuyoruz, ölsem de kurtulsam, yaşadım işte yaşayacağım kadar-  lafların şımarıklık olduğunu anlıyor ve ölümün gerçek yüzünü burnunun ucunda hissettiğinde, her şeye rağmen yaşamanın güzel olduğunu fark ediyordu.
Demek ki böyle olunuyordu son günlerde..
Ömrünün kalan günlerinde sevdiği yerlere gitmeye daha çok çaba göstermiş. Kaz Dağları’nın köylerine gidip taş evleri gezmiş, güneşin batışına doğru limandaki balıkçıya giderek çay bardağındaki rakıyı papalina ile ezmiş, Hurmalı Kahve denilen yerde, zeytin ağaçları altında köpüklü kahvesini içmişti ve bütün bunları ilk kez yapıyormuş gibi yaşamıştı.
Taş evlerin yazın bile serin avlularında ilk kez oturuyor, limandaki güneşin akşam saatlerindeki kızıllığına ilk kez hayran oluyordu. Yakamoz nedir ilk kez öğreniyor, zeytin ağaçlarının gölgesinde iki yudum rakı içerek sarhoş olmanın güzelliğini ilk kez yaşıyor, bir kahvenin ağızda hem acı hem hoş bir tat bırakabileceğini ilk kez fark ediyordu.Demek ki insanın yaşamından tat alabilmesi için, öleceğini kendisinin bilmesi yetmiyordu. Bunun bir bilen tarafından belgelenmesi gerekiyordu.
Yetmiş yıllık ömürdü bu. Öyle kolay iş değil. Doğrular, yanlışlar.
Yanılgıları çoktu. Başkasına zararım dokunmasın diye, kendine zarar vermeyi alışkanlık edinmişti. Öngörüleri de hep hatalı çıkardı.
Kızına, bu adamdan sana iyi koca olur demiş, oğlu kızını bırakıp gitmişti. Hayırlı olacak inşallah dediği dükkan, altı ay sonra iflas etmişti. Huzurlu bir yaz geçecek gibi görünüyor dediği, geçen yaz karısı ölmüştü.
Hastalık giderek ilerlemişti. Elleri titremeye, gözleri iyi görmemeye başlamış, ağzından çıkan her sözcük aldığı nefesten biraz daha eksiltiyordu. Çabuk yoruluyordu. Konuşması da ağırlaşmıştı. O nedenle de son zamanlarda gerekmedikçe pek konuşmuyordu. Ömrünün son günlerini yazarak geçirmeye karar vermiş, aklına gelen her şeyi yazmıştı. Umutlarının tükendiği bir yaşta olmasına rağmen, düş kurmadan geçirdiği tek akşamı bile olmuyordu. Onların düş olduğunu bilir, yine de severdi oyalanmayı. Ömrü boyunca o; yalnız kurma işlerine baktı, geçekleştirme işini tanrıya havale etmişti. Ama son zamanlarda onun da kendisinden taraf olmadığını fark etti.
Mustafa Baba’nın bu hayatta en sevdiği şey, ne torunu, ne kızı, ne oğlu ne eşi ne dostuydu. Ona huzur veren tek yer meyhanesinin denize doğru uzanan tahta iskelesiydi. Orada saatlerce oturur, uzak diyarlara gider, gün yüzü görmüş insanların arasında dolaşır sonra yine kendi dünyasına dönerdi.  Dünyayı önüne koysalar, yine de vazgeçmezdi o iskeleden. O kırık dökük tahta iskelesinden. Ara sıra anılarına da dokunurdu orada…
O güzelim meyhaneleri, mahalleleri, yaşanmışlıklarına hayran olduğu eski evleri düşünürdü. Peşinden soğuk restoranlar, suratsız patronlar, samimiyetsiz garsonlar, taş yığını binalar gelirdi aklına. İçi acırdı.
Böyle zamanlarda rakısına daha bir efkarla asılırdı. Daha çok yazardı. Bazen bir peçeteye, bazen de herhangi bir kağıt parçasına… Yazdıklarını değersiz bulurdu. Rahatlamak için yazardı. Sonra da kimselerle paylaşmaz, yırtar atardı iskeleden denize. Öleceğini kendisinden bir de doktordan başka bilen yoktu.
***
Sonun başlangıcı, Temmuz ayının Pazar gününe denk geldi.
Yine rakısı önünde ve denizin derinliklerine dalmış kim bilir neler düşünmekteydi? Bir yandan ise koca yüreği ve titrek elleri ile bir şeyler karalıyordu. Epey zamandır resmi dairelerle başı dertteydi. Özellikle meyhanesinin bulunduğu sahil tarafının turizm bahane edilerek, imara açılacağını biliyordu. Oralardaki birçok meyhane, ya lüks restoran ya da otel olmuştu bile çoktan. Kendisine  tebliğ de gelmişti esasında.  Gitmiş Belediye Başkanı ile konuşmuş, söz almıştı.
“Sen merak etme bir kolaylık sağlarız” Demişti Başkan. Öyle ya söz vermişti. Söz verildiğinde iş bitmişti. En azından Mustafa Baba öyle öğrenmişti.
Ama öyle olmadı.
Kapının önündeki gürültülü buldozeri gördüğü anda, bir anda bütün vücudundan ter boşaldı. Bu kadar çabuk muydu? Koskoca Belediyenin bütün derdi üç metrelik kırık iskelesi miydi?
Bir el dokundu omuzuna. Yıkım ekiplerinin şapkalı, üniformalı şefiydi o elin sahibi.
Anlatmaya başladı.
“ Mustafa Baba, Başkan özellikle söylememi istedi. Biz senin hatırın için, iç taraftaki kapalı bölüme dokunmayacağız. Yalnız senin şu iskeleyi yıkmak zorundayız. Denize doğru çok çirkin bir görüntü oluşturuyor. Zaten kırık dökük bir şey… Hadi yine iyisin. Bak sevildiğini bil. Bu iyiliğimizi de unutma.”Sırıtarak sağ kolunu havaya kaldırdığında büyük bir gürültü koptu. Dev iş makineleri iskeleye doğru ilerlemeye başladı.  Bir savaşın ortasındaydı artık Mustafa Baba.  İş makinelerinden önce ulaştı iskelesine.
Durun! Diye bağırdı. Yıkmayın!.
Makineler zaten hasta olan adamın cılız, titrek sesini duymamışlardı bile. Birdenbire son bir gayret ile yaşlı ve hasta bedenini masanın üzerine çıkarıverdi. Dimdik ayakta dikiliyordu.
Üniformalı şef, “Dur Mustafa Baba! Delirdin mi ?” diye bağırmış, ama şimdi duymama sırası Mustafa Baba’ya gelmişti.
“Düşeceksin in aşağıya!”
Mustafa Baba’nın bakışları az önce üzerine bir şeyler yazdığı peçetelere takıldı. Önce yalnızlık ile başlayanı,  peşinden dostlarım sözcüğü ile biteni, havalanarak denize uçtu. Peçeteler, mavilikler arasında kaybolduğunda gözlerini ufuk çizgisine dikmişti.
Düşmanlarına karşı son kez, en tepeden baktı. Savaşı kaybetmiş, yenik ama onurlu komutan… Üniformalı şef elini indirdi. Durdurun yıkımı dedi. Ancak artık çok geçti. O kararını çoktan vermişti. Ufuk çizgisi yavaşça siliniverdi gözlerinin önünden. Peçetelerin denize düştüğü yere yakın bir noktaya yorgun bedenini bırakıverdi. Mustafa Baba’nın cansız bedeni, kısa bir zaman sonra denizden çıkarılmıştı.
Ertesi gün yerel gazetelerin yazdığına göre ise tüm çabalara rağmen kurtarılamamıştı.