Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Sıcak bir çay yapayım...

28 Ocak 2013, Pazartesi - 15:08
Dün olmuşlarla yarın olacakların tam ortasındaydı.  O “tam ortası” dediği yer ise, üzerinde oturduğu kırık dökük bir bankın bulunduğu sahil yolundaydı. Zaten kendisini bildi bileli hep kırık dökükleri, paramparçaları, sapsarıları daha çok sevmişti. Öyle yepyeni ve pırıl pırıl olanlar, nedense her zaman kötü gelmişti ona.  Çocukluğunun yokluk zamanlarından kalma alışkanlığından  ve  o yokluk zamanlarındaki babasının, “Aman yeni bir şey alırsak fazla belli etmeyelim komşulara,  alanı var alamayanı var!” düşüncesinden dolayı olsa gerek,  yeni bir ayakkabı bile alsa, ilk giydiğinde hemen çamura bulayıverirdi.
Dünyaya gözünü açtığı günden bu zamana tam elli beş yıl geçmişti. O adamı mutsuz etmek için fazla fazla yetmişti.  Artık kader ve kısmet ile hiç işi kalmamıştı. Felek dedikleri ise her defasında ona gününü gösteren bir cezalandırıcı gibiydi. Çünkü ne zaman feleğin çemberine çomak sokmaya çalışsa, her defasında elindeki çomağı kaptırmakla kalmamış, felek tarafından çemberine çomak sokulması ile dersini almıştı. Yine de tam olarak kavrayamamıştı bu hayat denilen dersi.  Bu yaşa kadar öğrenemediyse, bu yaştan sonra hiç öğrenemezdi.
Artık idare lambası misali kendisini bile aydınlatamıyorsa düşleri,  o zaman göründükleri an defetmeliydi başından onları.  Aslında az bir zamanı kalmıştı  ve  bu zaman aralığında büyük ihtimalle bir daha görünmezlerdi.  Fakat o, ihtimallere de inanmıyordu artık.  Hem onu bu duruma iten inandıklarının ve  onların peşine takılan umutlarının kendisini bırakıp gitmeleri değil miydi.?
İki yıl önce karısı ve bir hafta sonrasında ise en yakın arkadaşı..
Ne gariptir ki,  o iki en sevdiği insan,  aralarında sanki anlaşmışlardı ölmeden önce,  “ Giderken ben umutlarını alacağım onun!.. Sen de hayallerini al diye!.”   Kendisini çok sevdikleri  ve  yaşlığa doğru arkasına bile bakmadan son hızla yürüyen bir adamın, umutları  ve hayalleri olmadan,  fazla yaşayamayacağını düşündükleri için,  bir an önce yanına gelmesini istemiş de olabilirlerdi..
Fakat artık kimin ne düşündüğü üzerine kafa yoracak hali yoktu.
Keşke tam şu anda büyük bir yangın çıksa!  diye düşündü birdenbire..  İçi  o yangının alevleri ile aydınlansa ve sonra da tüm insanlık ile birlikte yok olarak,  yine herkesle birlikte külleri havaya savrulsa…  Belki  o zaman rüzgarla birlikte uçuşan küller birbirlerine karışır ve dünyanın en mutlu insanı ile birlikte aynı denize düşerdi.. Bunu sevebilirdi. Oysa  üzerine toprak atılarak, bedeninin bir çukura hapsedilmesini hiç istemiyordu. 
Elbette bu olmayacaktı.  Artık düşleri bile kötüydü. Hem zaten o,  denizini  çoktan seçmişti..
Yaz kış demeden her mevsim gelip oturduğu kırık dökük banktan seyrettiği deniz,  bu defa diğer zamanlara göre daha çok huzur verecekti ona.  Biraz sonra ulaşacağı sonsuz dinginlikten önce duyumsadığı son kıpırtıydı ruhunu saran heyecan.  Mavi suların  kıpır kıpır dalgaları,  kayalara vurdukça,  köpükler saçarak havaya doğru yükseliyor ve  çıkardıkları sesler onu çağırıyordu sanki.
Akşam güneşi, bulutların arkasından yavaş yavaş kayboluyordu. Bazılarına göre kırık dökük banka, kendisine göre ise son iki yıl ömrünü geçirdiği  dünyasına son kez baktı.
Yavaşça ayağa kalktı.
Yanına yalnızlığını da alarak, gözüne kestirdiği bir kayaya doğru yürümeye başladı  ve o çok sevdiği kıpırtılı mavi sular,  ayaklarına değdi..  sonra karnında bir ıslaklık hissetti  ve en son gözünün önünden geçen koca bir balık gördü.   Ağzını açıp kapıyor ve sanki kendisine birşeyler  anlatmaya çalışıyordu.
Nefes almaya çalıştı, alamayınca suyun üzerine doğru çıkmak için bir hamle yaptı. Yüzme bilmiyordu. Çırpındı bir süre ve kendinden geçti. Tüm bunlar aslında bir-iki dakika  içinde yaşanmıştı. Ona bir ömür gibi gelmişti.
Balık bir kez daha baktı adama ve  uzaklaştı.
**
Dışarıdaki insanların bağırışlarını duyduğunda üzerine örtülü battaniyeden kurtuldu  ve yüzüstü yatırıldığı kanepede dizlerinin üzerinde doğruldu.  Yan tarafındaki masada bir fener , bir küçük çakı ve masanın altında ise iki can simidi vardı.  Çakı , fener  ve can simidi arasında  kurduğu anlama, sallandığını farketmesi de eklendiğinde ,  bir balıkçı teknesinde olduğunu anladı.
Bulunduğu kamaranın kapısından güverteye doğru çıkılan bir merdiven vardı.  O merdivende önce bir çift sarı çizme ve sonrasında o sarı çizmelerin sahibi olan iri kıyım bir genç gördü.
-Babacan kendine gelmişsin.  Seni ben farkettim..   denize kendini çuval gibi bıraktın.. hemen kaptana haber verdim ve tekneyi kıyıya doğru tam yol sürdük..  hemen çıkardık seni sudan ve sana kuru elbiseler  giydirdik.  Yine dayanıklı adammışsın ha!.
Sustu..
Sarı çizmeli iri kıyım genç devam etti; “Bizi çok korkuttun!   Ama ne yalan söyleyeyim, şanslı adammışsın, aylardır böyle bereketli av olmadı.  Ben sana sıcak bir  çay yapayım  en iyisi…”

Hava almak için güverteye çıktı.   Gerçekten her tarafta boy boy, çeşit çeşit balık vardı..
Bir başka sarı çizmeli genç,  -ama  az önce gördüğünün aksine sıska ve çelimsiz-  elinde bir balık tutuyordu.  Avucunun içine almış ve kafasına yakın bir yerden sıkarak gözlerine doğru bakıyordu can çekişen hayvanın.   Sanki balık kendisini anlıyormuşçasına,  “Hey yavrum hey,  şu güzelliğe bak!”  diyerek övgüler yağdırıyordu durmadan.
Yaşlı adamı gördüğünde, “Babacan naber, hadi iyisin yırttın kefeni,  az daha balık gibi takılacaktın sen de bizim ağlara!” dedi.   Sonra yaptığı şakaya, yine kendisi kahkaha atarak güldü.  “Neyse birazdan bunlardan üç beş tane atarız ızgaraya, bakarız dalgamıza” diye devam etti .

Biraz sonra boğazlayacağı bir canlıya bu kadar abartılı bir sevgi gösterisi  hem üzücü, hem de gülünç geldi.
Neler olduğuna bir türlü anlam verememeye başladı. Tüm acılarına son verecekken, kendini bir anda  sarı çizmeli mutlu adamlar  ve can çekişen balıklar arasında bulmuştu.  Yaşıyordu yaşamasına ve kendini fiziksel olarak gayet de iyi hissediyordu tuhaf bir biçimde..  Sanki üç-beş saat önce  denizin dibinde can çekişen kendisi değildi.  Fakat  bilinci giderek bulanıklaşıyordu.  Hem neden devamlı kendisine “babacan” diyorlardı.
Son hatırladığı bir çift balık gözü ve kıpırdayan ağızdı.

Teknede can çekişen balıklara büyük bir yakınlık hissetti  ve aynı anda ayağının altında bir kıpırtı farketti.  Yavaşça yere doğru eğilip baktığında şaşkınlıktan, iri kıyım gencin kendisine uzattığı çay bardağını bile görmedi..
“Hangisi düş, hangisi gerçek, hangisi yaşam, hangisi ölüm!” tüm kavramlar birbirine girmişti zihninde. .
O gözleri nasıl unutabilirdi;  “Biraz önce kendisine hak veren gözleri ve yardım istermisin?  der gibi hareket eden ağzı..
”Şimdi aynı gözler ona bakıyor ve aynı ağız kıpırdayarak yardım istiyordu.
Yavaşça eline aldı balığı yaşlı adam. Balığı eline alır almaz sıska sarı çizmeli,  “Vay babacan alışıyorsun ha balıklara!”  şeklinde bir komiklik daha yaptı..
Elinde tuttuğu balığın gözlerine son bir kez baktı ve balığı denize bıraktı.
Sarı çizmeliler;  “deli bu be!” diyerek gülüşmeye başladılar..
Uzun zaman sonra ilk kez kendini iyi hissetti.  Belki bir daha hiçbir zaman görmeyecek de olsa,  artık yaşadığını bildiği bir dostu vardı.
O günden beri nerede can çekişen bir balık  görse,  hemen kurtarmak isterdi adam.  Dostu olan balığın kendisi  olmasa da,  ”belki  karısı ya da arkadaşıdır!..” düşüncesi ile.