Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

Sevgiye açız...

04 Ocak 2017, Çarşamba - 17:14

Sabahın erken saatlerinde birkaç işimi hallettikten sonra bir cafede oturmuş kahvemi yudumlarken, ağzı burnu kir içinde, uzun kirpikli bir genç yaklaşıyor yanıma. "Abla bir çorba parası" Çantamdan az önce bir pastahaneden kızım için aldığım henüz ılık olan küçük poğaçaları çıkarıp, kese kağıdının ucunu açarak delikanlıya veriyorum "Günaydın, afiyet olsun" diyerek. Elindeki kese kağıdının içine bakıp oturduğum masaya fırlatıyor ağzında bir şeyler geveleyerek. Yere saçılan yiyeceklere biraz şaşkın biraz da üzülerek bakıp, toplamaya koyuluyorum. Garson kız yanıma gelip yardım ediyor "Bunların derdi yiyecek değil hanımefendi, acımayın hiç" diyor. Poğaçaları minik parçalara bölüp kıza verirken, saksıların bulunduğu yeri işaret edip "Lütfen şu köşeye koyar mısınız zahmet olmazsa, kuşlar yer, yazık" diyorum.
Kahvem bitince az ilerideki metroya atıyorum kendimi. Turnikelere yaklaşmışken, hemen sağımda, bir adım önümde uzun boylu bir adamın bastığı akbil 'yetersiz bakiye' diye öterken,  o kulağında telefon tekmeliyor turnikeyi "Allah kahretsin!" Güvenlik görevlisi adama doğru yaklaşırken, turnikeden geçip işaret ediyor ve onun için de basıyorum kartımı. Adam bir hışımla yanımdan geçip, bir de omuz atıyor bana merdivenlere koşarken. Gözlerimi devirip "Sabır" derken düşünüyorum.
'Bir günde üst üste iki etti, bir dayak yemediğim kaldı!' diye. Kulağıma kulaklıklarımı takıp müzik dinlerken düşünüyorum, yirmili yaşlarımın sonlarında Dostoyevski'yle tanışmıştım. Tanışmıştım derken fiilen değil tabii, romanlarıyla. Ölüler Evinden Anılar adlı kitabını okuyanlar bilir; Çar tarafından sürgün edilip, 4 yıl yaşadığı Sibirya'daki hapishane anılarını, her zamanki melankolik ruh hali ve eşsiz anlatımıyla kaleme alır ünlü yazar. Eserlerinde hep insan ilişkilerinin karmaşıklığından dem vuran Rus yazarın bu kitabı otobiyografi olduğundan, farklı yeri vardır gönlümde. Gözlemlediği mahkumlar dışında bir de köpekten bahseder kitabında. Hapishanedeki bu köpeği yanından geçen her mahkum tekmelemekte, asıl ilginç olan köpeğin de kaçmak yerine eğilerek tekmelenme pozisyonu alıyor olmasıdır. Bir gün Dostoyevski köpeğe yaklaşıp başını okşar. Köpek önce şaşkın bakakalır yazara, sonra da acı acı uluyup yanından uzaklaşır. O günden sonra köpek ne zaman Dostoyevski'yi görse kaçar, asla yaklaşmaz yanına. Aynı Dostoyevski'nin köpeğinde olduğu gibi, günlük hayatta da sevgiye aç ama ruhu körelmiş, kararmış, haksızlığa uğrayıp sürekli itilip kakılmış kişiler iyilik yapıldığında nasıl karşılık vereceklerini bilemeyip, üstüne bir de kabalaşıyorlar değil mi? Etrafımızda çoğaldığının farkında mısınız Dostoyevski'nin köpeği ile aynı ruh halinde olanların? Çoğumuz saf sevgiye yeterince değer vermiyor, kırılma korkusuyla sevgimizi göstermekten çekiniyoruz. Sevgi gösterip, koşulsuz yanımızda olanları ise türlü bahanelerle kırıp döküyor, kendimizden uzaklaştırıyoruz.
Ne demiş Halil Cibran "Çünkü gerçekten iyi olan, ne çıplak birine, 'Neden elbisen yok?' diye sorar, ne de evsiz olana 'Evine ne oldu?' der." Her şartta koşulsuz yanımızda olan, sevgi ekip sevgi biçeceğimiz 'insanlarla' karşılaşmayı diliyorum. Çünkü sevgi tek ilaç...