Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Sevgi tatmayana sevgi demek...

20 Mart 2015, Cuma - 01:26
Aylardan Mart ayı, gün henüz aymıştı ki telefon feryat edercesine çaldı. Tüm bir geceyi uyumaya çalışarak geçiren genç çift, yataklarından doğrulup korkuyla telefonu açtılar. Evet, hastaneden arıyorlardı. Kötü haber buz gibi tüm vücutlarını sardı. Her şey bir gün içinde olup bitmişti. Sevdikleri bir can onlara veda etti.
Hastaneye koştular. Ölen kişinin ablasına haber vermeden gelmesini beklediler. Kadın yaşlı sayılırdı ve hastane ortamında erkek kardeşinin ölümünü öğrenmesi daha uygun olurdu.
Abla erken davranmıştı, hastanenin sevimsiz kapısından içeri girer girmez iki soluk yüzle karşılaşınca durumu anladı…sonrası malum.
Şimdi ne olacaktı? Yakın akraba olan ablayı evine götürdüler. Aynı binada oturan komşuları, acıklı çığlıkları işitince gözyaşları sel oldu. Vefat eden erkek kardeş, sevilen biriydi.
Abla, merdivenlerin basamaklarını elleri ile tutunup, belini doğrultamadan dairesinin kapısına kadar gelebildi. Sert mizaçlıydı. Birlikte eve geldiği kadının gözlerinin içine baktı. Aslında severdi onu, nihayet gelinleri sayılırdı ama sevgisini göstermeyen, göstermekten sakınan bir yapıya sahipti. Belki de gerçek sevgi nedir? O konuda fazla bilgi sahibi değildi. Sevmek ve sevilmek, bu duygular ona yabancıydı. Yüzü pek gülmezdi, sevimli görünmekten de çekinirdi. Hayata dair her şey onu kötümserliğe, kendi görüşüne göre, gerektiği gibi davranmaya iterdi.
Gelin, onu yeterince tanıdığı için sohbet esnasında yüz mimiklerini bile kontrol ederdi. Her sözü tartıp sonra konuşurdu. Konunun hangi boyutlara varacağını tahmin edebildiği için ölçülü davranırdı, düşünerek konuşmaya özen gösterirdi. Böyle bir ruh hali ile uyumlu kalabilmek zordu tabii ve zaman zaman işkenceye de dönüşebiliyordu.
Haber çabuk yayıldı. Taziye ziyaretleri başladı. Böylesine acılı bir ortamda ne yazık ki her zaman haddini bilemeyen, haklı olsa bile konuşmak için doğru zamanı seçemeyen meraklı insanlar vardır.
“Bak” dedi beyaz saçlı ve ilerleyen yaşına rağmen hala alımlı kalmasını bilebilen bir hanım. “Sen de çaba göstermedin ve işte yapayalnız kaldın.” Bu söz şamar gibi patladı odada ve diğer hanımlara sanki söz hakkı verilmiş gibi aralarında tartışmaya başladılar. Peki, bu insanlar daha önceleri neredeydiler?
Abla büyük bir soğukkanlılıkla suskunluğunu muhafaza ediyordu. Gelin daha çok gençti ve ona söz düşmezdi. O ancak durumu ve evi idare etmekle mükellefti fakat ablanın ölüm suskunluğunun nedenini ve yaşanmışlıkları çok iyi biliyordu.
Tutucu bir aile sayılırlardı fakat eğitime önem vermişler ki, kızlarını savaş yıllarında okula yollamışlar ve mezun etmişler. İki diğer erkek evlâtları da lisan eğitimi almış ve savaş yıllarındaki mütevazi hayatları git gide daha rahat bir döneme girmiş. Abi yurt dışına yerleşmiş, erkek kardeş iş hayatına atılmış fakat evin kızı hapsedilircesine ısrarla eve kapatılmış. İnsana karışması adeta engellenmiş.
Hayatla hiçbir bağ kuramayan “ev kızı” gençlik yıllarında babaya, daha sonra da erkek kardeşine bağımlı yaşamış. Kendisine hiçbir özgürlük tanınmadan, o devirde bile çağdaş kişiler için modası geçmiş bir zihniyetle ev idaresini üstlenmiş, annesinin sağ kolu, babasının ise derdi olmuş. Yıllar geçtikçe yaşlanan aile de artık kızlarını evin kopmayan, kopartılamayan bir parçası olarak görmüşler ve bunun adına sevgi demişler. Gün gelmiş evin yaşlı annesi görme yeteneğini de yitirmiş. Artık evin kızı hastabakıcılık görevini de üstlenerek kendisine hiç açılmayan hayat kapısını iyice kilitlemiş. “Bu kız ne olacak?” diyenlere şeytan muamelesi yapılmış ve yıllar genç kızı, hayatı tanımayan, güvensiz, başkasının imkânları ile yaşayan, git gide hırçınlaşan karakterini belli etmemek için içine kapanan, alnına yazdıkları bu yazıyı kendi alın yazısı sanan, annesinden başka doğrusu olmadan gittikçe yaşlanan bir insan haline getirmiş.
Beyaz saçlı kadın “Güzelce bir kızdın, sen de suçlusun, etrafına hiç bakmadın, görmedin, bütün bu insanlar akılsız da yalnız siz mi akıllıydınız? Bunca insan namussuz da yalnız sen mi namusluydun? Abimle neden evlenmedin? Biz seni istemiştik. Sen de hayatımı kurayım demedin. Biz savaş çocuğuyuz, açlık bile gördük ama ayaklarımızın üstünde durmayı öğrendik. Çalıştık, kazandık, hayatı hak ettik. Seni kafese kapattılar, gıkın çıkmadı.” diyordu.
Kahveler içildi, cenaze işleri konuşuldu. Abla ile gelin sürekli bakışıyorlardı. Gelin çok iyi biliyordu ki abla hayatının hıncını kardeşinden almıştı. Onun hayatını çalmıştı. Yanından ayırmamak için elinden gelen her şeyi yapmıştı ona çünkü hayata karşı bilinçsizdi, güçsüzdü, ekonomik özgürlüğünü hala başkasının alın terinin üstünden kazandığının bilinci onu bencil, çekilmez bir insan yapmıştı. Yaptığı baskıyı haklı göstermek ve bundan güç alabilmek için “Ben ona anne şefkati besliyorum” diyebildi çünkü ona göre anne, gerçek anne duygularına sahip olmasa bile, her şeye sahip olabilirdi. Kendisine öyle öğretilmişti. Cinsiyetle ilgili her şeyi elinin tersi ile iterken kardeşine hatta kedisine bile o hakkı tanımamıştı. Kendisi için “Ne gereği var, temiz temiz yaşasınlar” düşüncesi geçerliydi. O munis kız şimdi artık evin çavuşu olmuştu.
Aslında abla bilgiliydi, eğitimliydi fakat aile kızlarının aldığı eğitimi hayata geçirmesine izin vermemişti.
Beyaz saçlı kadın “Biz sana gel bizim fabrikada bizlerle çalış dedik, kendine güvenin olsun, bir güvencen olsun, üretken ol, faal ol dedik fakat siz bizim işimizi de beğenmediniz. İnsanlara yakınlaşmak istemediniz.” Diye sakin sakin ama aslında azarlamak istercesine konuşuyordu.
Abla, evlenmemiş olmakla, evde kalmış olmanın arasındaki farkı belirgin bir şekilde ortaya koyan en güzel örnektir.
O gün, nasıl olduysa, abla beyaz saçlı kadını terslemedi. Ağlıyordu, içinde fırtınalar kopuyordu ama kimseye söylememeli, anlatmamalıydı. Abla artık kendisini düşünüyordu. Yanlış hesapların kurbanı olmuştu ve artık kendisini hayata ve herkese karşı koruması gerekiyordu.
İlerleyen yıllarda, tek başına ve özellikle sormadan, danışmadan bunu başarmaya çalıştı fakat mümkün mü? Para kazanmamış kişi, parayı kullanmasını ne kadar bilebilir? Hatalar birbirini kovaladı.
Sevgiyi tatmamıştı, aşkı bilmemişti. Platonik duygular olmuştur illâki lakin paylaşılmayan duygular sakattır, can yakar.
Yıllar sonra, ölüm döşeğinde ablanın gelininin saçını okşaması genç kadını hayrete düşürmüştü. Belki de ablanın ilk ve son sevgi ifadesiydi. O acılı günlerde birlikte sabahladıkları geceyi hatırladı. Ablanın isyanı kulaklarını çınlatmıştı.
“ Anacığım, tüm bunların nedeni sensin “