Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Sessizlik gülümsüyor...

20 Mayıs 2012, Pazar - 01:17
Eskiden, meraklı insanlar, kulak kabartarak konuşmaları dinlemeye çalışırlardı. Şimdi öyle bir şey yapmaya gerek yok çünkü insanlar avaz avaz bağırarak konuşuyor, hatta dertleşebiliyorlar.

Grup halinde dolaşanlar, bulundukları yere çıkartma yaparcasına ortamın sükunetini bozuyorlar. Birbirlerine bağırarak seslenmeler, ilgi çekmek için lüzumsuz gülüşmeler, her nedense keyifli olduklarını el âleme göstermek ihtiyacından doğan çığlıklar, bağırmalar, çağırmalar.

Vapurdayım. Bazı ülkelerden gelen ve baş tacı ettiğimiz turistlerin uğultusu yetmiyormuş gibi, karşılıklı ama çapraz oturan iki bayanı dinlememek mümkün değil. Mecburen, herkes dinliyor. Arka sıradan bile yorum geliyor. Konuyu merak mı ettiniz? Televizyon dizileri konuşuluyor. Bazı karakterleri kendileriyle özdeşleştiren hanımlar tartışmayı sıkıcı boyutlara getirebiliyorlar. Şaşırıp kalıyorum. Bu kadar çok diziyi izleyecek vakitleri mi var bu hanımların ve eğer varsa bu zamanı neden televizyon karşısında oyuncularla didişerek geçiriyorlar? Hayal dünyasında yaşamak ve hayatlarını bazı dizi karakterlerine benzetmeye çalışmak çok mu güzel?

Metrodayım. İster istemez günün çok önemli konusu hakkında önemli bilgiler ediniyorum. Bu kez evlendirme programları tartışılıyor. Efendim, o adam o kadını neden istememiş? O kimmiş ki? Bir diğeri mal varlığını samimiyetle açıklamamış, kadının da burnu zaten büyükmüş, o adam estetik ameliyat yaptıramayacaksa evlenmemeliymiş o kadınla. Tanrım, nelerle uğraşıyorlar! Peki, ben ne günah işledim de bunları dinlemek zorunda kalıyorum. Metro da tıklım tıklım dolu, nereye kaçabilirim ki?

Geçen gün yolda yürürken bir çığlıkla havaya sıçrıyorum. Yok, yok canım, ölen kalan yok. Vatandaşın biri telefonla konuşuyor sadece. Küfür ediyor, tehditler savuruyor. Sesi caddeyi tutmuş. Yahu diyorum kendi kendime, bu artık eğitimsizlik değil ki, terbiyesizliktir. İnsanlar neden ses tonlarını akort etmiyorlar?

Yine yoldayım. İki adam neşeli neşeli yüksek sesle konuşurken, kıyafetinden marka bağımlısı olduğu belli olan bir beyin hiç çekinmeden yüksek sesle ve göbeğine vura vura adeta böbürlenerek gece sokağa çıkıp bahçelerden gül ağacı çaldığını öğreniyorum. Hem de bir tanesi sarmaşıkmış da çok güzel açmış.

Bu kez kafédeyim. Hanımlar toplanmışlar ve yüksek sesle etrafı rahatsız edercesine öyle bir konuşuyorlar ki, falancanın gelinini, filancanın mutsuzluğunu, kocasının gece horlamasını, bir yakınlarının hayatına giren erkeği, bir başkasının ekonomik durumunu dinlemektense, kaçıp gidiyorum o mekândan. Eminim, onlar başkasının hayatına yorum getire getire kıskançlıklarını umutsuzluklarıyla besleyecekler ve Café’de oturan tüm müşteriler de bunları dinleyecekler.

Bir de toplu mekânlarda çocuklarını terbiye eden annelerin sebep oldukları gürültü kirliliği var ki inanın buna tahammül etmek çok zor. Beklenmeyen bir anda, sessizliği bölen bir çığlıkla çocuğunu evinde terbiye edeceğine sokakta, sanki herkese “Bakın, ben anneyim, ben böyle büyütürüm, böyle eğitirim, ben…ben…” dercesine çocuğu azarlayan, ağlatan ve bunu yaparken de etraftan hiç çekinmeyen hanımlar var.

Bizden manzaralar. Bir de hayatta geçerli olan başka bir söz var “Sen sus, Tanrı konuşsun” derler. Hayat bazen cıvıl cıvıl bir insanı susturur. O suskunluğun arkasındaki feryadı fark edecek kaç tane gören yürek olur? O ifadeyi çözebilecek kaç zekâ gönül gözü ile ışık tutabilir? Karşındaki insan susuyorsa, demek ki sen bitmişsin. O susunca Tanrı konuşur. Bu kez çaresizliğinle baş başa kalan sen olursun.

Bazen susmak konuşmaktan da beterdir. Suskunluğun gözyaşları, hüznü, acısı, kahrı, umutsuzluğu, mutsuzluğu, bakışlarla dalga dalga süzülür insanın gözlerinden. Çakmak çakmak bir bakış, bir eda, bir dudak büküşü ile yoğunlaşan o duygular, sessizliğini koruyan o iç ses, sessizliğin o ahenkli sesi, çığlık çığlığa haykırır, insanı üzercesine, suçlarcasına, öldürürcesine.