Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Meyhaneden
İlia Shestakofİlia Shestakof

Sanal Meyhane Müdavimleri...

08 Temmuz 2012, Pazar - 20:10

“ Git gel Konya altı saat ” misali bir St Petersburg’ ta bir İstanbul’ da…..
Bunun ötesinde geçen sene yaz sonu itibarı ile hayatımda bazı şeyler iyi gitmiyor;              “ dünyada gidiyor mu?” sanki diyeceksiniz….
Sizleri detayları ile sıkmak istemem yalnızca söyliyeceğim şudur ki bizim Avukat Sabit bunu yaklaşmakta olan Marduk gezegenine bağlamakta…..Kasım ayı gelse hele bir atlatalım şu Marduk krizini, ondan sonra kim tutar beni diyorum….
Yazmaya bu kadar ara verirsen işte böyle oluyor…. Lafı döndürüp dolaştırır nerden başlayacağını bilemezsin…
Her neyse bu zaman zarfında “Allah nazardan saklasın” neşesiyle, kavgaları ile, katılımları, ayrılmaları ile hayatımda devam eden güzel şeylerden biri “Eski İstanbul Meyhaneleri ve Meyhanecileri Grubu”…
Meyhane, rakı, çilingir sofrası vb konularda faaliyet gösteren birkaç grup ve sayfadan biri olmak ile beraber, ilişkileri sanaldan gerçek hayata taşımayı başarabilmek ve güzel dostlukların oluştuğunu görmek beni mutlu ediyor…. Takdir edersiniz ki belirli bir yaş sonrası dostluk kurabilmek bayağı bir zor….. Hele kapitalizmin körüklediği insanı yalnız bırakmak/yalnız yakalamak felsefesi yanında değirmenlere saldıran Don Kişot misali          “ Meyhane Felsefesi ” ni anlatmaya çalışıp duruyoruz….
Başarılı olabilecekmiyiz? derseniz….. Olursak güzel şeyler yapmış olacağız, olamazsakta en azından denememiştik diye aklımızda kalmayacak…..
Ben bu grup sayesinde, Yavuz abiyi, Kamil’ i, Maksude’ yi, Volkan ve El Classico çetesini, Nafia’ yı, Çiğdem ablayı, Hilda’ yı, Bülent’ i, Rejan’ ı, Durmaz ailesini, ………(<<<- diye uzayan bir liste unuttuklarım oldu ise af ola ayrıca şunu belirteyim de önceki “ Sanal Meyhane Grubu ve Müdavimleri” yazılarımda ve gerçek hayatta bildiğim arkadaşlardan tekrar bahsetmedim, yalnış anlama olmasın da…..)
Bu süre zarfında neler oldu der iseniz; Haşim Bey kalp kapağı ameliyatı,Coco abi ise by pass oldu 4 damarı değişti; daha önce Cenk Uras’ ın yazıları benim vasıtam ile yayınlanıyordu, öneri Niver’ den geldi, burda aracıya ne gerek var dedik konuştuk, anlaştık Cenk artık pariyazar’ larda yazıyor,  “Tebrikler ve başarılar Cenk”; Waz Mehmet’ in çoktan aklında var idi, Samatya’ da yeni bir mekân açtı, rakısı, eşi Figen Hn’ ın mezeleri ve eli bolluğu, haftanın bazı günlerdeki müzik program ile curcunadan uzak tam bir biz bize yeri,“Bol kazançlar ve muvaffakiyetler Waz”……
Günümüzde neler oluyor derseniz grupta, eskiye, İstanbul’ a, rakıya, muhabbete özlem almış başını gidiyor…..
Geçenlerde Zeren abinin Wazhane’ de yağlı kağıtta yaptırdığı sardalya ile başlayan ve sardalyanın pişirilmesi üzerine gelişen muhabbette laf döndü dolaştı Fransa’ da yaşayan Mustafa Bostancıoğlu’ nun “izmarit balığı deyip geçmeyelim, akşam işten gelirsiniz, ağustos sonudur, yani lüfer boğaza girmeye başlamıştır, önce bir midye falan bulunur sonra izmaritler yakalanır, fileto yapılıp iki iğneli ve mantarlı tuzaklara takılır ve tüm gece bir yada iki bira eşliğinde tam da Kızkulesi’ nin karşısında lüfer beklenir, beklerken o muazzam siluete bakıp hayal falanda kurarsınız,işte size bir balık hikayesi….” paylaşımına geldi…. Geldi gelmesine de, 45 yıllık İstanbul’ da bunu yapmamış biri olarak ne yalan söyliyeyim imrenmedim değil…. Mustafa Bey’in, çilingir sofrası ile ilgili bir paylaşımı da şöyle: “……( çilingir sofrası) insana yaşamayı sevdirir ve de üstelik insanı sevdirir. Çilingir (sofrası) deyince aklıma hep salacak gelir, kulağı çınlasın Şıkır Nazmi diye dünyalar güzeli bir dostumuz vardır, zamanında kendisine on lira verirsiniz bakkala gider ve tüm nevale ile dönüp o güzelim sofraları limanda (Salacak) kurardı. Rakıyıda dediğiniz gibi çay bardaklarına o kadar eşit bir nizamda doldururdu ki  hafiften sallanan bir kayıkta batan akşam güneşi (minarelerin ardından yada siluetten) eşliğinde hafiften başlayan sohbetler…Çilingir bu diye düsünüyorum dostlar….” . Hele bir de resim paylaştı Nevizade’ den noktayı koydu…. Nevizade sene 1982 Kör Akın’ ın meyhanesinde, cümbüş eşliğinde hafiften takılırkene…. Rivayete göre o zamanlarda geceyarısını geçti mi? Nevizade’ nin ara sokaklarından zayiyatsız geçmek bayağı bir işmiş…. Bu arada Mustafa Bey ile Sıraselviler “ Tek Tek” meyhanesinden tanış çıkacağız nerde ise….. Cumartesi ve pazar öğleden sonraları yazıcılara yazdırılan ikililer eşliğinde ya bir ufak rakı, ya da iki, üç bira, yanında da bol laga luga….. Ne demişler büyüklerimiz “Meyhanede ciddi konular konuşulmazzzz…..”…. Bu arada “ Tek Tek” meyhanesi de tarih oldu gitti…..
Söz Fransa’ dan açılmışken, bir de Garo (Tayberk) Bey’ den bahsetmek istiyorum…. Her İstanbul’ lu gibi o da deniz ürünleri hastası…. Fransa’ daki bahçesindeki ama mangalında ama ızgarasında gerek karides gerek midyeyi pişirirkene “ Nerde o Yeşilköy Röne Park kayalıklarında yaptığımız midyelerin tadı” diye hayıflanıyor rakısını bir fırt çektiğinde…..
Nitekim gel gör ki, çok sene sonra İstanbul’a gelen Istephan Püskül “ Maalesef hiç bir şey de eskinin tadı yok…” diyor, kalkan balığı eşliğinde rakısını yudumlarken…. 
Nedendir “ mazi kalbimde bir yaradır ” diyesim geldi bu yazım için de, malumunuz telif hakları vs, birde tabii ki emeke saygı önemlisi olan….. Neyse, sözlerini Necdet Rüştü Efe Tara'nın yazdığı, Necip Celal Andel tarafından bestelenen ilk Türk tangosuna da saygılar bizden. Ama bir gerçek var ki çoğumuzda, vakti zamanında doya doya yaşayamadıklarımız ve kaybettiklerimiz için bu böyle değil mi?... Nasıl dı ? tangonun sözleri; ….Anladım ki bir aşka bedel / Gençliğimmiş elimden giden……
Geldik yazının sonuna, herkese rakılı, mezeli, bol muhabbetli bir hafta dileklerim ile…. Son demler bunlar (<<<-malum önümüz Ramazan), tadını çıkarmaya bakın efendim……