Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Perde hep açılır...

07 Nisan 2014, Pazartesi - 19:06
Anılar beni kâh güldürdü kâh üzdü. Nostalji modasına kapıldığımı sanmayın. Hayatta her şeyi dozunda isterim ama görünen köye kılavuz istemez. Bana hitap eden, yaşantımı süsleyen Dünya Tiyatrolar  gününde  inanın, yazı yazmam gerektiğini düşünemeyecek kadar meşguldüm. Olsun, hayat emek verdikçe güzelleşir.
Tiyatro, hayatın gerçeği, eğlendirirken insana kültür aşılayan bir sanat türü, sanatın birçok kolunu içinde barındıran, yükü ağır, sevgi ile kaldırılan, saygı ile hafifleyen, alkışlarla mutluluk veren bir sihir.
Tiyatroda son nokta yok. Tiyatro hayatın ta kendisi ise, o sahnede hayatı ve insanları tanımak için öğrenilecek çok şey var.
Tiyatroda “ben” kavramı yoktur. “Biz”ler üretir, bizler yaşar ve yaşatır. Tiyatro özveridir, insandan insana uzanan bir yoldur. Yürekten yüreğe zekâdan zekâya duygu paylaşımıdır.
Sahnede olduğu kadar, tiyatronun mutfağında da bu aşk yaşanır. O mutfak sağlam olmalı, oyuncuya gereken disiplini aşılamalı ki başarı kaçınılmaz olsun.
Hatırlamadan edemeyeceğim bir tiyatro sevdalısı vardı. Hepimizin çok sevdiği Annik Morkur. O, bizim büyüğümüzdü. Dikişlerimizi diker, sıra ödemeye gelince tek söz etmeden, miktara bakmadan, zarfı zorla kabul ederdi. Provayı bölmemek için salonda saatlerce kalıp hatta uyuklayıp bizi beklediği olurdu. Annik Morkur, Dünya Tiyatrolar Günlerinde tiyatroya gider, gişedeki memura tiyatro terzisi olduğunu övünerek söylerdi. Vefat etmeden önce bana bir vasiyeti vardı Cenazesinde yurt dışındaydım. Beni sormuş, görmek istemiş, helallik istemiş. Nur içinde yat Annik Morkur, ben mezarına toplu iğnelerini, dikiş iğnelerini döktüm. Rahat uyu.
Tiyatro yapmak kolay iş değil. Her an her türlü zorlukla karşılaşabilirsiniz. Bir kez de galadan önce teknik arıza ve sahne değişikliği yüzünden sabahın 07.00 sine kadar provanın uzadığını hatırlıyorum. Eve gidip üstümüzü değiştirip biraz dinlendikten sonra 09.30’da telefonla uyuyanlarımızı uyandırıp tekrar sahneye koştuk. Son prova biter bitmez günün kalan saatini uyumakla geçirip akşam perdeyi açtık. Yaptığımız tek taşkınlık birbirimize sarılıp zoru başarmış olmanın mutluluğunu sahne perisine ulaştırmaktı.
Sahneye çıkacağım gün zehirlendiğimi ve perde arası iğne vurdurup oyuna devam ettiğimi hatırlamaz mıyım? Hamileliğimde “bu oyun çok yorucu helak oldum” diyen arkadaşıma “devam ediyoruz” derken gün boyu lavaboları şenlendirdiğimi, oyun esnasında sevgili  Misak Torosun beni kucaklayıp havaya kaldırdığında kusmuk yuttuğumu unutur muyum? Daha üç yıl önce dopingle oyunu götürdükten sonra da paçavraya döndüğümü bilmez miyim? Dahası var, sahnelediğim oyunun galasında, oyunu mu yoksa beni mi baltalamak için olacak, açılan telefona gereken cevabı verdikten sonra sinirlenip ilaçla sahneye çıktığımı yazmaz mıyım? Hangi akıllı bıdıgsa, galiba üç yıl sonra kokusu çıkıyor, benden de bir Osmanlı tokadı hak ediyor.
Hadi biraz da gülelim.  “Kapı Komşuları” oyununda biz sahnede salya sümük ağlarken seyircilerin kıkırdayarak güldüğünü hissediyorum. Olacak şey mi? Rahatsızlığımı ve şaşkınlığımı tarif edemem. Kaçamak bakışlarla sahneyi kontrol ediyorum ki, gri renkli bir canlı kulaklarını dikmiş, uzunca kuyruğunu yere yaymış, bir sağa bir sola taklalar atıyor. Gerçi pek sevdiğimiz bir hayvan değil ama boncuk boncuk gözleri ile o kadar şirindi ki! Kesin ilâç almış ve hayat sahnesinde ölüme meydan okuyordu.
Biz iki arkadaş ana baba rolünde, kızımızı uyuşturucu belasından kurtarmaya çalışırken, bir can kazanmak için çırpınırken aynı sahnenin bir köşesinde sıçan bile olsa bir can çıkıyordu bir lokmacık bedenden ve insanlar iki ağlanacak şeyden birisine gülüyorlardı.
İşte hayat, işte tiyatro.
İnsanların neye hüzünlenip neye güldüğüdür önemli.
Gülüşümüz gerçek, hüznümüz yalan olsun.