Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Pardon...

29 Temmuz 2011, Cuma - 14:27
Bu öyküyü kimden duyduğumu ya da nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Bence müthiş bir öyküdür. Daha üniversitede okurken bu öykünün kısa filmini çekmeyi düşünmüştüm. Öykü şöyle:

Bir ülkede bir adam tutuklanır. Ne suç işlediğini bizde bilmeyiz büyük işkenceler ve sorgulamalar geçirir. Tutuklandıktan sonra hiç kimse ile görüştürülmez. Hapishanede bir hücrede yalnız başına bırakılır. Onu oraya tıkanlar arada bir gelir çıkarır, işkence ve sorgulamaları yineler, adamı tekrar hücresine atarlarmış. Böylece uzun bir süre geçmiş. Sorgulayıcılar daha seyrek gelmeye başlamışlar. O sırada bizim adam hücresinde bir karınca görmüş, onu almış konuşmaya başlamış. Etrafında kimse olmayan adamımıza karınca yoldaşlık etmiş. Adam arada sırada kapının altından atılan yemeğinden parçalar artırıp karıncayla paylaşmış. Sorgucular geldiğinde karıncayı hemen saklarmış, işkence bitip de tekrar hücreye dönünce karınca onun yaralarının üstünde gezerek iyileştirmeye çalışırmış. Bir süre sonrada sorgucular adamı unutmuşlar. Adam tüm zamanını karınca ile geçirmeye başlamış ona çeşitli oyunlar öğretmiş; “takla at” dediğinde karınca takla atıyormuş. “iki ayak üstüne kalk” diyince karınca iki ayağının üzerine kalkıyormuş. “Yuvarlan”, “Öl”, “Sürün” vs. gibi komutlara harfiyen uyuyormuş. Bir insan ve bir böceğin kurabilecekleri en iyi dostluğu kurmuşlar. Yıllar geçmiş...

Ne olduysa olmuş ve adamı hapisten çıkarmışlar. Adam çıkarken dostunu cebine güzelce yerleştirmiş ve neredeyse unuttuğu şehrine geri dönmüş. Geri dönmüş dönmesine ama hiçbir akrabasını ve arkadaşını bulamamış. Cebinde de hiç parası yokmuş. Yerde bulduğu bir kibrit kutusunu almış karıncayı onun içine güzelce yerleştirmiş. Ne yapacağını düşünerek şehirde dolaşırken acıkmış. Lokantaların, büfelerin önünden geçerken, içeride yemek yiyenleri gördükçe açlığı bir kat daha artıyormuş. Sonunda “yemeğimi yiyip karıncamın marifetlerini gösterirsem belki benden para almazlar” diye düşünüp lokantanın birinde bir masaya oturmuş. Yemeğini söylemiş. Afiyetle yemiş. Sıra hesap ödemeye gelince cebinden kibrit kutusunu çıkartmış, karıncayı masaya bırakmış. Garsona karıncayı işaret ederek “Bakın” demiş. Garson soğukkanlılıkla masaya yanaşmış eliyle masadaki karıncaya vurarak ve onu aşağı süpürerek “PARDON” demiş.

Ne kadar çok kullanır olduk şu “Pardon” lafını. En kötü terbiyesizliği yap, hakaret et, çamur at sonra yanlış yaptığın yüzüne vurulduğunda hemen bu kelimenin arkasına saklan. Bu kelimenin iyileştirdiğini, tedavi ettiğini zannediyoruz. Oysa ne kadar soğuk ve uzak bir kelime.

Birbirimizi anlamadan, dinlemeden hemen kararlar verdiğimiz için sığınıyoruz bu kelimenin ardına. Artık kimsenin kimseyi dinlemeye zamanı yok. Karşımızdakine biraz zaman ayırabilsek, ne dediğini tam olarak anlasak, cevaplarımızı ve tepkilerimizi ona göre versek bu kelimeye de ihtiyacımız kalmayacak. Herkes kendi penceresinden baktığı için bir türlü çözülmüyor sorunlarımız. En küçüğünden en büyüğüne bütün sorunları yalnız doğru cevap bizdeymiş gibi algılıyoruz.

Kızılderili bilgenin dediği gibi “Karşınızdakini anlamak isterseniz onun ayakkabılarını giyin ve ay, üç defa üzerinizden doğup batsın”. Biraz empati başka bir şey değil.

Yanlış bir şey mi dedim...   PARDON