Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Hayatın Cümlesi
Hilal KorucuHilal Korucu

Pamuktan dağlar...

28 Temmuz 2015, Salı - 13:24
Hayat bir şekilde zihnimizde kurgulanan ve çok derinlerde bizi yöneten iyi/kötü, faydalı/zararlı, güzel/çirkin vs. çoğaltabileceğimiz ikilemler üzerinde yürüyor hepimiz için. Hallerimizi kavramlaştırma, anlamlandırma ve sınıflandırma refleksine sahibiz hepimiz. Bunun nedeni karşılaştığımız durumlar ile ilgili bir eylem oluşturma ihtiyacımız. Peki neden bir tepki bir eylem ortaya koymak zorunda hissediyoruz kendimizi. Bilimsel örgüler içerisinde bütün bu reflekslerin bağlantıları, sebepleri ve sonuçları hakkında araştırma sonuçları mevcut elbette. Fakat ben kendimize hakiki sorular sorarak ve cesur cevaplar vererek bu gizemi keşfetmemizin bizim hikâyemizi daha iyi anlatacağına inanıyorum.
Aklım kestiğinden beri yaşam ve bana dayatılanlar ile ilgili sorular sordum kendi kendime. Bazen ürkek, bazen cesur, bazen beklenmedik, bazen yersizdi sorularım. Duymak istemedim bazılarını, bazılarını da alıp bağrıma bastım. Sorduğum bir soru kimi zaman birikmiş bir irinin üstüne geldi ruhumu acıtan, kimi zamanda bir kapı araladı açıldığında ışığıyla, renkleriyle, sıcaklığıyla beni harikalar diyarına davet eden.  Bulduğum her cevap ilk haliyle doğruydu benim için. Zamanla anladım ki cevaplar da sorular gibi doğurgan ve sürekli yeni bir gerçekliğe doğru ilerliyor. Soru ve cevaplar da benimle birlikte yol alıyor.
Gelelim yaşamda karşıma çıkan olay, kişi ve duyguları kavramlaştırma, tanımlama ve sınıflandırma refleksimin kaynağına.  Aslında bu konu üzerinde düşünmeye başlamam bir diyalog içerisinde yapılan yorumla olmuştu. Bir yönüyle de tenkit edilmiştim. Karşılaştığım durumlar ile ilgili sürekli bir tanımlama gayreti içinde olduğumu ifade etmişti arkadaşım. Bu yorum karşısında önce savunmaya geçmeme ve aslında öyle olmadığını söylememe rağmen zihnimde yeni bir sorunun cevabını keşfetmek için kum saati işlemeye başlamıştı.
Yapılan bu yorum benimle ilgili bir gerçekliğe dokunuyordu ve çok kıymetliydi.  Tüm duyularımla içimin derinliklerine doğru nazikçe ilerlemeye başladım. Bu yol alışta bulmayı beklediğim ya da beklemediğim şeylerden azade olmamın gerekliliğini seziyordum. Olabildiğince, yapabildiğimce kopuk ve akışkan ilerlemek için tıpkı kendi içimde bir ziyaretçi gibi. Hanının da hancının da ‘ben’ olduğu bir seyahat deneyimiydi bu.
Gördüm ki yaşamın bütünlüğünü tehdit eden bir bölücüyüm ben. Sürekli ayıklama yaparak zihnimin ve dolayısıyla var oluşumun dengesini bozuyorum. Bölüp parçaladığım haller arasında atlaya zıplaya gidip geliyor ve bu değişkenlik içinde zihnimin gevezeliklerine maruz kalıyordum. Uzaktan bakınca çok yorucuydu bu halim. Bunu gördüğümde durmak istedim. Bölüp parçaladığım o kadar şeyi bir bütün haline getirebilir miydim ya da getirmeli miydim? Bu da ayrı bir çabaydı. Gerek yoktu. Karanlığı kovalayan her gün doğumu yeni bir yaşamı müjdeler. Işığı gördüğümün sonrasındaki anlardı benim varlığım artık.  Tüm yaratılışın hakikatiydi “birlik” ve ben tevhidin bir zerresi olarak kâinat içindeki varlığımı hissetmekle yükümlüydüm. Var olmak hissetmek değil miydi zaten? Keşfinin coşkusuyla  kollarını sonsuzluğa açmak ve dolu dolu gülümsemek…
Hayatın öznel ya da nesnel gerçekliğini duyumsama arzumda beni sekteye uğratan, yoran bu tanımlama, sınıflandırma ve yorumlama çabamın arkasında pamuktan dağlar gibi duran korkularımla yüzleştim kendi içimde akıp giderken…