Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

O günden, bu güne

07 Temmuz 2011, Perşembe - 11:52
İlkokulda okuduğum yıllarda sahne tozunu yutmuştum bile. Başarılı ve sevilen bir öğrenciydim ama şimdi bile yenemediğim çekingenliklerim vardı. Tiyatroda oyun bitip perde kapandıktan sonra bir kenara çekilip kendi dünyama çekilirdim. Benim için “bu çocuk sahnede devleşiyor” derlerdi. O yıl İnci Sinemasında perde açan “Gençler Temaşa Heyeti” gurubu ile sahneye çıkacaktım. Victor Hugo’nun ünlü eseri “Sefiller”i oynuyorduk ve ben küçük Cosette’i canlandıracaktım. Thénardier rolü de Nubar Terziyan!a verilmişti. O yılların Türk Sinemasında oyunculuklarını ispatlamış sanatçılarla aynı sahneyi paylaşmak, minicik beynimde bana gurur veriyordu.

Oyunun Galası için, okuduğum ilkokulun müdürüne verilmek üzere bana bir davetiye verildi. Ertesi gün yine o çekingen tavrımla Sayın Müdürümün odasına gittiğimde ayaklarım titriyordu. Davetiyeyi verip benim de rolüm olduğunu söylemek zorunda kaldım. İşte o an Müdürümün sevecen bakışları değişti ve kararlı bir üslupla “Olmaz kızım, profesyonel ortamda müsaade edemem” dedi. Dünyam yıkıldı ama ne bir evet ne bir hayır, ağzımdan tek bir kelime çıkmadı. Ailem bu olayı duyunca beni son provalara yollamadı. Bana bu konuda hiçbir şey söylemediler, fikrimi söylemek gibi bir şansım da yoktu, zaten annem vefat edene kadar beni birey olarak görmedi. İlgili kişiler ve okul Müdürümle yapılan toplantıdan sonra olay çözülmüş olacak ki ben “Sefiller” deki oyunumu başarıyla bitirdikten sonra “Son Buse” de oynadım. Adım küçük Cosette’e çıkmıştı ve o defter de böylece mecburen kapandı.

Sinemadan da teklif geldi. Görüşmeye bile gittim fakat ailem bu olaya sıcak bakmadı. Sanatsever ve açık fikirli bir kişi olmasına rağmen en çok babam karşı çıktı. İçinde fırtınalar koptuğunu biliyorum çünkü hiç konuşmadı sadece sustu.

Yıllar geçti ve ben TV çekimlerinde, setlerde çocuk oyuncularla karşılaştım. Kimi şımarık, kimi kararlı, kimi gerçekten yetenekli fakat hepsi de çocuk. Ailelerine çoğu zaman eğitimleri ile ilgili sorular sordum ve okuldan büyük destek aldıklarını öğrendim.

Bu iş sanıldığı gibi kolay bir iş değil, hele eğlence kesinlikle değil. Bebek sayılabilecek yaşta bir çocuğun ağlamasını ve gerçekten uyumasını, sabahın erken saatlerine kadar soğukta beklediğimizi hatırlıyorum. Bir başka çekimde, Beykoz’un tepesinde bir kır kahvesinde anne babası ve battaniyeye sarılı kardeşiyle öğle yemeğinde ailesine kumanyaları götüren çocuğu hatırlıyorum. Bu da toplumsal yara.

TV’de bir program izliyorduk. “Bir Şarkısın Sen” ve orada gerçekten star olabilecek, müzikle uğraşması gereken veya ses sanatçısı, iyi yorumcu olabilecek yetenekler vardı. O program birden sona erdi. Çocukların büyük çoğunluğu kırsal kesimden katılmıştı. Şimdi onlar neredeler? Yetenekleri köy kahvelerinde, düğün salonlarında veya kuzuları otlatırken mi körleşiyor acaba, yoksa gerçekten müzik eğitimlerine devam edebiliyorlar mı? Bu programın bitirilmesini gerektirecek ne oldu? Çocuklara bir yol gösterildi, bir ümit verildi ve birden film koptu. Neden eğitimleri yarım bırakıldı? Dedikodulara bakılırsa eğer gerçekten bu çocuklar kullanıldı, gerçekten sanata leke sürüldüyse, o zaman körpecik beyinlere dalıp akılları karıştıranlara yazıklar olsun.

O günden, bu güne çok şey değişti. Hangisi iyi, hangisi doğru bilemiyorum. Karar vermek çok zor ve insana sorumluluk yüklüyor fakat babamı daha iyi anlıyorum çünkü ben de susuyorum.