Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

O an...

12 Ocak 2013, Cumartesi - 08:39
Araba lastiklerinin ıslak zeminde çıkardıkları  sese  bir kamyon kornası ile ambulans sireni  karıştı. Tam o sırada sokakta bir adam “laaa laaa memooo!”  diye bağırdı ve  telefonum ile kapı zilim aynı anda  çaldı. Bu durum bende karşı konulamaz bir sokağa çıkma, ıslanma ve o gürültünün parçası olma isteği uyandırdı.  Oysa miskin miskin oturuyordum evimde.  Şok tedavi  dedikleri bu olsa gerek. Yaşa be İstanbul!
Attım kendimi sokağa .. 
Böyle paldır küldür de dışarı çıkılmaz ki canım!   Nereye gitsek? .. Ne etsek?,.. Ne yesek?..  Yağmurda fena bastırdı hani!..  ıslanırsak fena!  Bunlar ve bunun gibi belirsiz cümlelere beni boğan  arkadaşlarımdan hiçbirinin yanımda olmaması beni çok mutlu etti.  Sonunda yalnızdım.  Aslında yağan yağmur bahara aitti.  Yine de sahiplendim yağmuru. Hakkım vardı. Çünkü bir kamyon  – ki acaba az önce korna çalan kamyon muydu?   Bu bir cevapsız soru olarak kısa bir süre bekledikten sonra,  bir yaranın kabuğu gibi  düşerek  kendiliğinden  kayboldu-  yerdeki su birikintisine  girerek beni  çamurla karışık fena halde ıslattı. Çevreme bakındım. Bir yaşlı adam vardı durakta bekleyen;  kuruydu.   Bir genç  kız vardı elinde şemsiye yürüyen; kuruydu. Bir de çocuk vardı okul servisinden inen; o da kuruydu. Ben ise sırılsıklam olduğuma göre, demek ki baharın yağmurunu  sahiplenmek  en çok benim hakkımdı.  Böylece sokağa çıkma isteğimi başarı ile gerçekleştiren ben, planımın ikinci aşaması olan ıslanmak eyleminin de hakkını vermiştim.  Bir süre durdum kenara bir yere çekilerek.  Bunun nedeni az önce miskin miskin oturan ben ile şimdiki ıslak ben arasındaki ruh halimde ne gibi değişimler olduğunu duyumsamaya çalışmaktı..  Evet!  İyiye doğru gidiyordum.  İyi gelmişti yağmur …  belki de sokak ya da ıslanmak iyi gelmişti..  bu detay önemsizdi.
Tren yoluna paralel, caddeye doğru uzanan  ağaçlıklı bir yol vardı ve evim o yolun başındaydı. Yol  boyunca ilerliyordum.  Adımlarımı hızlı attığımda o yolun  başından sonuna kadar beş dakikada gelmiş oluyordum ve şu an yolun sonuna gelmiştim. İki dakika çamur banyosu, üç dakika bir kenarda düşünmek ve beş dakika yolda yürümek diye düşünececek olursam ; demek  on dakika olmuştu evden çıkalı.
Şimdi yolun sonundaydım ve üç yol ayrımının  tam merkezindeydim. Kendimi  aksiyon filmlerinde “o herkese ne yapmasını söyleyen adamlar” gibi düşledim.  Soldaki yolun kenarında bir ağaç, sağdaki yolun kenarında bir çöp tenekesi ve tam ortadaki yolun kenarında ise  bir taksi durağı vardı. Sırası ile taksi durağına, çöp tenekesine ve ağaca;  “sen şuradan!  sen şuradan!  sen de şuradan!” diye emir verdim.  Bizim mahallededeki görevimi tamamlamıştım.  Burası gereğinden fazla sakin bir hal almıştı.  Gürültüye karışmak için uygun değildi. Bu durumuna bakılırsa zaten İstanbul’da değildi.  Hemen taksiye atladım ve balıkçılar çarşısına gideceğim dedim . Taksici İstanbul trafiğinden dert yanarken, ben   “yaşamanızdaki   seçimler size aittir. Onlarla ne yapmak istediğiniz size kalmıştır” gibi bir cümleyi acaba ne zaman ve hangi kitapta okuduğumu düşünüyordum.  Azıcık da saçma gelmişti sanki.. Seçimler nasıl bize ait olabilirdi ki? Biz daha doğarken nüfus kağıdımıza yazmamışlar mıydı dinimizin bile  ne olduğunu.  Sonrasında iş, aile, çevre.. say say bitmezdi ki bizi bizden alan faktörler..  Ölüme bile yafta yapıştırmışlardı. Sıralı ölüm!  Hem sıralı bile olsa ya kalpten, ya kanserden ya da  bir organın kanamasından ölmeliydi insan. Öyle kavga sırasında bıçaklanırsan ya da intihar edersen sayılmazdı. Hani ellerinden gelse bazılarının; sen bizi şaşırttın! Şimdi diril ve bizim istediğimiz gibi öl! derlerdi. Hem  ailemizin istediği gibi doktor, avukat, mühendis falan olamamış  ola ola arkeolog olmuştuk zaten.  Sus bakayım!  Kaz o zaman şimdi Kadıköy çarşısını dedim kendime.
Buyur abi geldik dokuz lira dedi taksici.
İşte aradığım ortam tam olarak burasıydı. Bir tarafta balık satmaya çalışan satıcılar böğüre böğüre bağırıyorlar, diğer tarafta lokanta önü anutçuları en güzel yemeğin kendilerinde olduğunu haykırıyorlardı. Tanıdığım bir çingene çocuğu ise “bu fasulyaa yedi buçuk liraaa!!” diye şarkıya benzer bir şey söylüyordu. Yağmur durmuştu ama  artık umurumda değildi. Evin önünde yaptığım gibi bir kez daha kenara çekilerek, sokağa çıkmadan önceki ile şimdi  içinde bulunduğum ruh halimi karşılaştırdım. İki ayrı “ben” ses verdi.  Birinci ses; “Haydi eve dönme zamanın geldi” diye anlatmaya başladı sonu malum hikayeyi.  İkinci ses ise “bırak kendini hayata.. o seni gitmen gereken yere götürür..  sen düş kur yalnızca” diye adeta sesten hızlı hareket eden bir el gibi beni kendine çekti.