Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Meyhaneden
İlia Shestakofİlia Shestakof

Nerde o eski meyhaneciler

18 Mart 2011, Cuma - 09:32

Bugünlerde faaliyet gösteren çoğu meyhane adı ile biten işletmenin bizim geleneksel meyhanelerimizle bir benzerliği olmamakla beraber, konunun gündemde olması medyanında bu konu ile ilgilenmesine neden olduğundan hiç yoktan buna da şükür  diye düşünüyor insan. Geleneksel meyhanelerimizle beraber bir zamanın yaşanmış hikayeleri , müdavimleri, sanatçıları, çalınan Türk Sanat Müziği  şarkıları, sunulan mezeler ve meyhaneciler  hakkında çıkan yazılar, yapılan programlar haliyile gençlerin ilgisini çekmektedir. O günleri yaşayanlar o kadar güzel anlatıyorlar ki insanın inanası gelmiyor ve bunun sonrasında gençlerin “ var mıdır bilginiz acaba yoksa biz mi yanlış bilgilendirildik veyahut bir efsaneden mi ibaret: adaplı meyhaneler, duymuştum çocukken dedelerimden, meyhanecinin müşterisinin ne kadar içtikten sonra keyfiyle evine yollanacağını bildiği diye” soruları gelmeye başlıyor. Gelin isterseniz bu soruyu , Vefat Zat’ın bizzat kendisinin yaşadığı ve Eski İstanbul Meyhaneleri kitabında anlattığı “ Meyhaneci Tayyar Baba’ dan Babacan Öğütler” hikayesi ile cevaplayalım.

“ Tren yolunun altındaki geçitten geçerek ahşap binalarla dolu bir sokağa girdim. Sokağın sol tarafında küçük bir esnaf meyhanesi gördüm. Gireyim dedim içimden, girdim de. Bıyıklarım yeni yeni terlemeye başlamıştı. Toyluğumun ve hamlığımın verdiği rahatlıkla destur bile demeden monşer gibi bir masaya oturdum. Bir süre sonra omzumda peşkir bulunan babacan biri gelip masanın başına dikildi. ‘’Gününüz aydın olsun beyefendi’’ diyerek gülümsedi müstehzi bir tarzla. Ardından, ‘’Ne içersiniz’’ diye sordu. "Bir tek rakı lütfen’’ dedim. "Nerenizle içeceksiniz, nerenize içeceksiniz’’ diye sormaz mı? Aptallaştım. Aptallaştığımı gören babacan adam, "Ağzınla mı, burnunla mı içeceksin, beynine mi yoksa karnına mı yudumlayacaksın’’ diye sordu bu sefer. "Size ne nasıl içersem öyle içerim, keyfim bilir’’ diye söze başladığım an, "Kızma delikanlı, kızma n’olur, inan ki amacım seni kızdırmak kırmak değil, bu yola yeni çıktığın her halinden belli oluyor, biraz takılıp dostluğa bir yol açayım dedim sadece’’ dedi. Ardından, "Sana eşlik edebilir miyim’’ diye sordu. "Lütfen’’ diyerek yan tarafımdaki iskemleyi öne çekip buyur ettim babacan adamı masaya. Ağzını her açışında ballar dökülüyordu adeta. Gönlü Karun gibi zengin babacan adam bir hoca gibi öğütler vermeye, öğütleri örneklerle süslemeye başladı. Birkaç dakika sonra "Keyfim bilir’’ sözümden dolayı özür diledim kendisinden. "Boşver delikanlı, boşver aldırma, bizde senin gibiydik gençliğimizde, gençliğin en güzel tarafı da bu hırçınlık galiba’’ dedi. Sağ elinin iki parmağı ile alnını kaşıdıktan sonra, "Finali görmeden, paçaları sıvamadan hiddetlenirdik, dalgalar duruldu artık. Ömrüm denizlerde geçti, rüzgarın sesi, dalgaların ninnisi, martıların çığlıklarıyla ömrümüzü harcadık’’ diye sözünü sürdürdü.

O anda utanç duygularıyla yüzümün kızardığını hissettim. Çünkü selamsız sabahsız monşer gibi dalmıştım meyhaneden içeriye. (O yıllarda yabancı alafranga züppelere "monşer’’, yerli alaturka züppelere de "bopstil’’ yakıştırması yapılırdı.) Yaşlı adam kırk yıllık deniz serüveninden sonra bu meyhaneyi açmış. Mekanı basık tavanlı küçük bir yerdi. Tavanı basık olmasına rağmen boydan boya balık ağlarıyla, ağların içleri kurutulmuş deniz kabuklularıyla doluydu. Pavuryasından ıstakozuna kadar deniz kabuklularının hepsi vardı ağların içinde. Tevazu zengini adam hem yemek pişiriyor, hem servisi hazırlıyor, hem de hizmet ediyordu. Bir başka deyişle hem yapıyor, hem satıyordu. Bir ara "Babacığım bizim rakı nerede kaldı’’ dedim. İnanılmaz sevecen bir tebessümle "Pişiyor delikanlım’’ dedi.

Ardından ilk ders başladı. "Burnuna değil, ağzına içeceksin, beynine değil karnına içeceksin, karnına yudumlayacaksın ama beynini de gereğinden fazla yormayacaksın. Yormamak için de aheste aheste yudumlayacak, hem de kararında kalıp dozunu aşmayacaksın. Rakıyı iyi tanımayan rezil, yeterince tanıyan vezir olur. Ancak, rezil olmamak için ne kadar özen gösteriyorsan, kendini vezir sanacak kadar da beynini yormayacaksın’’ diyerek ilk dersi tamamladı.

Dersi tamamladıktan sonra yavaşça yerinden kalkıp içki tevzi tezgahının arkasına geçti. Kalaylı bir kap içinde buzlar üzerinde duran tek kadehlerinden birini alıp, "puff puff’’ diye üfledi. Kadeh bir anda buğulandı. Ardından buz kovasında yatan Yeni Rakı şişesini alıp kadehi doldurdu. Ağır ağır yürüyerek masaya getirip, "Afiyet olsun evladım’’ diyerek önüme koydu.

Bu kez mutfağa yöneldi, küçük tabaklar içine birkaç meze hazırlayıp getirdi. Ardından, "Haydi yolun açık olsun delikanlı, bu yol uzun bir yoldur, kadehin hiç boş kalmasın, masan bir ömür boyu hep dostlarınla dolsun’’ dedi ve dışarıya çıkıp üstü hasır kaplı taburesine oturdu.

Hem mezelerden çatalucu alıyor, hem de azar azar rakıyı yudumluyordum. Yarım saat kadar sonra kadeh boşaldı. Kalkıp yanına giderek, "Bir tek daha rica edebilir miyim’’ dedim. Gözgöze geldik. "Aferin, dikkatli yudumluyorsun, bir tek daha değil ama yarım teki hakkettin’’ dedi.

Yarım tek rakıyı "Yarasın’’ diyerek önüme koydu. Tekrar dışarı çıkıp taburesine oturdu. Göz ucuyla da beni gözlemeye başladı. Kadehte küçük bir cura (yudumcuk) kaldığı zaman kalkıp mutfağa gitti. Bir süre sonra elinde bir tabakla masama gelerek, "Sana güzel bir levrek buğulama hazırladım, bakalım beğenecek misin’’ diyerek tabağı usulca masaya bıraktı. "Afiyet olsun’’ diyerek dışarıya çıkıp tekrar taburesine oturdu. Yemeğimi bitirdikten sonra biraz dinlendim. Bir ara hesabı isteyecek oldum, "Olmaz delikanlı, bu bizim ikramımız, bir dahaki sefere hesap ödersin, bugün bizim misafirimizsin’’ dedi. "Olmaz’’ diye söze başladığım an, "Oldu, oldu bile, hem de nasıl oldu bilemezsin, haydi uğurlar olsun, seni sevdim yine gel olur mu?’’ diyerek uğurladı beni. Kapıdan ayrılırken adını sordum, teşekkür ederek ayrıldım meyhaneden.

İkinci gidişimde güzel bir hediye götürdüm kendisine. Tayyar Baba’nın diğer meyhanecilerden farkı yoktu. Eli açık, gönlü bol, gözü tok bir insandı. Her meyhaneci gibi “Önce insan, önce dost” derdi. Bu nedenle de, "Para insanın elinin kiridir, yıkarsın gider, işin içine para girdiği zaman, yani 'Önce para sonra insan' denildiği zaman gönül dostlarına ulaşabilmek, dostlarla kucaklaşabilmek imkansızdır” derdi.”¹

(1) Vefa ZAT, Eski İstanbul Meyhaneleri, İletişim Yayınları, 2002