Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Meyhaneden
İlia Shestakofİlia Shestakof

Meyhaneci Zove...

20 Mayıs 2011, Cuma - 13:41
“ Üstad Ahmet Rasim, 28 Nisan 1927 tarihli Resimli Perşembe dergisinde yer alan ‘Ekmekçi de veresiye veremeyeceğini söyledi’ ara başlık yazısında bu dostluk bağlarının < meyhanedeki hizmet erbabları ile müdavimleri arasındaki >  dar ve zor günlerde hangi boyutlara ulaşabileceğinin çok anlamlı bir örneğini dile getirmiştir. Üstad Ahmet Rasim söz konusu yazısında şöyle der:”¹

“… Bir taraftan giyindim, zavallının (o günlerde hamile olan eşinin) gözyaşları arasında evden çıktım. Şafak yeni söküyordu. Köyün (Bakırköy) Basmahane Caddesi’ni tutturdum. Düşünemiyordum bile. Yalnız aklıma gelen, şu Jorj’a gider, biraz yiyecek, bir de bir mecidiye (yirmi kuruş değerinde gümüş para) ister, döner gelirim. Pek iyi biliyordum ki Jorj bana istediğim kadar yiyeceği fazlasıyla verecek!
Görüyorsunuz ya içim rahattı. Yalnız arada bir taban, bir de zaman sorunu vardı. < Çünkü Bakırköy’den Tünel’e kadar yayan olarak yürümesi gerekiyordu >
Özellikle Jorj’a varmak istediğim için etrafıma bile bakmıyordum. Sonunda Tünel’ in önüne geldim. Soluma saptım. Sapar sapmaz:
-Eyvah! dedim. Nasıl demeyeyim. Ta orada anımsadım, günlerden Pazar, Jorj kapalı! Dizlerim karıncalandı. Şimdi ben nerelerde dinlenebilirim. On para daha olsa, bir gazinoda oturur, bir de kahve içebilirdim.
Ters yüzüme döndüm ama tabanlarım yerçekimine tutulmuş gibi yerden ayrılmak istemiyordu. Güç bela eski Borsa Han’ın yıkılmazdan önce Galata tarafındaki köşesinde bulunan Ayştayn Giyim Mağazası’nın duvarına kadar gittim. Kapısının çıkık yerine belimi dayadım. Ayaklarımdan baldırlarıma doğru bir kaynama, omuz başlarımda bir ağırlık, beynimin içinde bir uğultu duyuyordum. Düşünebildiğim kadar düşünüyordum. En sonunda dedim ki:
-Başka çare yok. Kuledibi denilen o aşırı merdivenli yokuşu gebere gebere çıkarak Posta Sokağı’ndaki Alman Zove’nin bodrumuna (meyhanesine) gitmeli. Burada beklemede yarar yok.
Karar, karardır. Özellikle böyle zamanlarda. Karar verdiğim gibi yaptım. İnleye inleye, dinlene dinlene, kıyı kıyı tutuna tutuna Mevlevihane’nin önüne geldim. Orada kapının kenarına belimi yapıştırıp, bir süre durdum. Belaya bakın ki açlık başladı. Oysa yorgunluk açlığı unutturur derlerdi. Ne gezer! Tersine iştah veriyor! Bu son çaba ile Posta Sokağı’na büküldüm. Zove’nin bodrumuna kendimi attım. Ben birkaç yıldan beri buraya gelir, ama hiçbir zaman veresiye bırakmazdım.
Oturur oturmaz Zove – ki delişmen, az söyler, kendi kendine konuşur, dükkânında idare olsun diye garson çalıştırmaz, titiz huysuz, Fransızca konuşurken Almanca karıştırır, Türkçesi pek kıt, eski bir Alman eri idi- seğirtti. Bir büyük bira, üzerine bir parça gravyer peyniri konulmuş bir lokma ekmek getirdi. Pazar olduğu için Bodrum (dükkân) kalabalıktı.
Ben peynirli ekmeği ağzıma attım. Birayı üstüne, yarısına kadar diktim, dikmedim müşteriler de kalktılar. Yemek vakti gelmişti. Zove çabucacık karşımdaki masayı temizledi. Bembeyaz bir örtü örttü. Tabak, çatal, bıçak koydu. İçeriden dumanı üstünde bir kâse haşlama getirdi. Kocaman bir ekmeğe büfeden bol bol siyah havyar sürerek önce onu yedi. Ondan sonra haşlamaya budanarak bir güzel karnını doyurdu. Bunların üstüne de çay bardağı ile kahve içti.
Bu aralık ben bir bira ısmarladım. Kadehi getirdiği sırada Fransızca dedim ki:
- Mösyö Zove! Bugün param yok!”
Kızar gibi yüzüme baktı. Dedi ki:
- Aç mısın?
-Eyvallah! Dedim.
Hemen kendi sofrası gibi bir sofra kurdu. Üzerine bolca havyar sürülmüş büyücek bir dilim ekmekle beraber bir kâse de haşlama getirdi. Ben de karnımı doyurdum. Saat biri geçtiği için bir müşteri gelmişti. Oradan kalkıp cebimdeki onluğu vererek İstanbul’a geçmek, bir dostuma başvurmak için davranıyordum. Zove, olağanüstü bir çabuklukla bana:
-Bağışlayınız, liranın üstüne vermeyi unuttum!” diyerek kasaya koştu. Bir Osmanlı lirasının -bira, yemek gideri düşülmüş olduğu halde- kalan dört mecidiye, birkaç kuruşu bir tabakla önüme koydu. Ben de –Acımasız alay!- kırk para (bir kuruş) bahşiş bırakarak rahatlıkla Bodrum’dan çıktım.
Bu hesapça Zove’ye ben bir lira borçlu idim.”²
 
“ Zove’ nin bu davranışı aslında tipik bir barba davranışıdır. Kendisi ne kadar Alman uyruklu olsa da yıllar boyu boyu birahanesini meyhane tarzında işlettiği için zaman içinde bizden biri gibi davranmaya başlamıştır. Bu davranışın temelinde buram buram Doğu hümanizminin gerçekleri vardır. Zove gibilerinin bu tür davranışları iyice incelendiği zaman geleneksel meyhane işletme tarzının ne kadar insancıl duygulara ve dostluk bağlarına hitap ettiği çok daha kolay anlaşılabilir.”¹
 
İstanbul tekrardan gerçek meyhaneler ve meyhanecilerine kavuşsun, soframızdan da rakılar, mezeler, muhabetler eksilmesin efendim……..
 
¹ Vefa Zat, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul, s187,188,189
² Ahmet Rasim, Anılar ve Söyleşiler, sadeleştiren Nuri Erten, Çağdaş Yayınları, 1983, İstanbul, s17,20-21