Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Mavi ışıklar yandı...

03 Mart 2015, Salı - 18:41
Geceydi. Soğuktu. Yağmur bir yağıyor, bir duruyordu.
Adam, sokak lambasının sarı soluk ışığı altında, yüzü silinmiş hayalet gibi görünüyordu. Karşısındaki yıkık dökük ev duvarlarının bazıları isyan, bazıları nefret, bazıları umutsuz aşklarla boyanmıştı. Kırmızı boyayla neye geçit olmadığını belirtmeden “Geçit Yok” yazmışlardı bir tanesine. Boya mı yetmemişti? Anlayan anlar diye mi düşünmüşlerdi?  Yazının altında boynunu bükmüş kara sıska köpek, köpeğin az ilerisinde çöp tenekesinden kafası uzanan kıpırtısız kedi, köşedeki kurumuş çeşmenin önünde sileceği kaldırılmış külüstür araba…  Yaşadığı mahallede silecek kaldırılması, “Bir daha buraya park edersen lastiğini patlatırız” demekti. Lastiği patlatılan araba sahibi ne yapıp eder, patlatanı bulur cezayı keserdi. Onların mahallesinde böyle sağlanırdı adalet. Polise güvenilmez, ilahi adalete inanılmaz, inanılsa bile o kadar sabredilmezdi.
Evi birkaç sokak ötedeydi. Kapının önünde birkaç tur atmış, ayakları geri gitmişti. Gitmese ne olacaktı ki? Bakışları karısının ağlamaklı gözlerine değecek, yorgan altında iç çeken çocuğunu fark edecek, bir kez daha açlık kokan nefesleri koklayacak, “yine kaybettim” diyecekti. Yanlış kaynayan kırık, kabuk bağlamayan yara gibi kala kalacaktı karşılarında.
Islak kaldırıma çöktü.  Gece yarısını pas geçiyordu saatler. İmzalanan senetleri, kumar borcu namus borcudur tehditlerini, son kâğıtta dördüncü ası bulan “yok develeri” gösteriyordu zaman.
Sabah ezanı… Uzaklarda sivri binalar… Karanlık kutulardaki huzurlu evlerden içine dolan vicdan azabıyla, çaresizlik… Hepsini aynı anda duydu, gördü, hissetti.
Birkaç saat sonra “Akşama eksik var mı?” diye soran kocalar,  gülümseyen koca memeli kadınlar tarafından işlerine uğurlanacak, çocuklar, resim defterlerine “M” harfinden olma kuşların en güzellerini çizerek güneşi gülümseteceklerdi düşlerinde. Yumurtalı, tereyağlı, pastırmalı, sucuklu mutlu kahvaltı kokuları, tanrıya rüşvet verircesine yükselecekti gökyüzüne.Bela okuyacaktı karısı… Yoksulluğuna ve kocasına... Oğlu, önüne konulan kuru ekmeği isteksizce kemirecekti. “Bunu bulamayanlar var şükret, nankörlük yapma!” fırçası bile atılamayacaktı onların evinde.
Ayağa kalkıp, kahır yüklü arabesk şarkı adımlarıyla yürümeye koyuldu. Sıska köpeği, çöp tenekesinden fırlayan kediyi, sileceği kaldırılmış arabayı, duvara yazılmış yazıyı arkasında bıraktı. Yerden aldığı izmaritin dumanıyla savruldu. Bir inşaatın önündeki tuğlalardan tuğla beğenip,  dükkânın birinin önünde durdu. “Kardeşler Mini Market”  yazan ucuz tabelanın altındaki camda kargacık burgacık harflerle “Halis Kayseri Pastırması geldi” yazıyordu. Önce tuğlaya, sonra cama baktı. Kısa süre sonra tuğla camda, camda yerdeydi.
“Halis Kayseri… “
Açılan boşluktan daldı içeriye. Bir koli yumurta, halis Kayseri pastırması, varsa azıcık para… Mavi ışıklar yandı, mavi ışıklar söndü.
Hiç kimseye, hiçbir şeye kızgın değildi.
Mavi ışıklara, hep başkalarına doğan güneşe, zamansız yağan yağmura, boynunu büken çiçeğe, son kâğıtta başkasının bulduğu kareye, dur ihtarına uymadığı için kafasına giren mermiye…