Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Kara Kuğu

20 Nisan 2011, Çarşamba - 12:42
Filme geçmeden önce bir anekdot anlatmam gerekiyor: Mazlum Çimen’i bilen bilir. Bilmeyenler için ise kısaca; Mazlum iyi bir müzisyen olmakla birlikte iyi bir balettir. Tabii “bol et” olmadan önce. (Kendisinin esprisi). Yıllar önce Mazlum konservatuara girer. Girdiği bölüm müziktir. Çok da başarılı bir öğrencidir. Ama Mazlumu sıkan şey ödevlerdir. Arkadaşları bale bölümünde ödev yok diyince Mazlum müzik bölümünü bırakıp, bale bölümüne geçer. Gerçektende ev ödevi yoktur ve Mazlum bu bölümde devam etmeye karar verir. Mazlumun babası sürekli sürgünlerde yaşayan ve Sivas’ta katledilen büyük ozan Nesimi Çimendir. Baba ve anne sürgündeyken Mazlum’un birilerinin yanında kalması gerekmektedir. Çareler aranır sonunda dede ve neneni yanında İstanbul’da kalıp okumasına karar verilir. Dede ve nene torunlarına ne okuduğunu sorduğunda Mazlum, “Bale” diyince bir şey anlamazlar. Bir şey de demezler. Ama çok da memnun oldukları söylenemez. Sonuçta bir doktor, bir mühendis, bir avukat olmayacaktır torunları...  Çok ilgilenmezler Mazlum’la. Mazlum her sabah kalkar okuluna gider, gelir...

Sonra bir gün mezuniyet gösterisi olur. Mazlum dede ve nenesini mezuniyet gösterisi için salona götürür. Ayırdığı yer en öndedir. Işıklar söner gösteri başlar. Müzikle birlikte Mazlum çıkar birkaç figür sonra üstüne doğru gelen kızları atıp tutmaya başlar. Oturdukları yerden dede ve nene “ulan oğlum yavaş, ağırdır o, ulan ulan belini ağrıtacaksın” diye bağırmaya başlarlar sahnedeki Mazluma. Eve gittiklerinde ise dede ve nene “oğlum senin işin de çok zormuş” derler. O günden sonra her sabah nene torununa ballı kaymaklı, tereyağlı kahvaltılar hazırlamaya başlar.

İşte toplum olarak bizim bale ile ilgimiz ve bilgimiz  bu kadardır: Bale zor bir iştir.

“Kara Kuğu” filmi bir balerinin hezeyanlarının anlatıldığı bir film olarak karşımıza çıkıyor. Ve film, yukarıda da anlattığım gibi zaten zor bir sanat olan baleye bir de anne baskısı, başarılı olma baskısı, toplumdan soyutlanmış bir insanın yeniden toplum girme baskısı, cinselliğini tanıma ve cinselliğini kullanma baskısı, yaptığı küçük hırsızlıktan büyük vicdan azabı duyama baskısı ve bulunduğu toplum içinde zirvedeki yeri bırakmama baskısı üzerinde olan bir garip ”Nina”yı  anlatıyor bize. Tüm bu baskılar altında yine de dirayetle savaşan ve sanatında mükemmellik arayan bir karakter Nina. Bence süper kahraman. Çünkü bu baskıların birin de bile direnemeyip profesyonel yardıma ihtiyaç duyan insanlar var. Ya da özetle; akıl hastaneleri bunlarla dolu.

Film Nina’nın uyanmasıyla başlıyor. Biz, ondan sonra izlediklerimizin düş mü yoksa gerçek mi olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Anladığımız şu; Nina’nı içinde bulunduğu bale topluluğunun yönetmen-yapımcısı “Kuğu Gölü”nü sahneye koymak istiyor. Ama istediği şey beyaz ve siyah kuğuyu aynı kişinin oynaması. Neden? Bilmiyoruz. Yönetmen o ya. İster iki kişiye oynatır ister on. Nina beyaz kuğu olarak mükemmeldir. Ama siyah kuğuyu yönetmenin istediği gibi oynayamaz. Ve yönetmen Nina’nın kara kuğuyu daha inandırıcı oynamasının yolarını anlatır: Bakireliğini kaybedeceksin! Baştan çıkarıcı olacaksın! Kötü kızlarla takılacaksın! Uyuşturucu kullanacaksın! Ve en önemlisi ebeveynlerine isyan edeceksin! Bunları yapınca Nina kara kuğuyu daha iyi oynar. Ama bizim saygıdeğer yönetmenimiz herkese bir ders verir gibi sonunda Nina’yı öldürür. Çünkü beyaz kuğu,  kara kuğuya dönüşmüştür bir daha geri dönüş yoktur. Tipik bir Faust sendromudur yaşanan aslında. Şeytan yerine yönetmene ve mükemmelliğe satmıştır ruhunu Nina. (Yönetmenin Nina’yı sanat çevresine tanıttığı sahnede merdivenlerde duran Yönetmen ve Nina, alt çekimle herkesin üstünde gösterilir. Kaybeden baş balerin aşağıda üst çekimle daha da küçültülür. Nina’nın antlaşması onaylanır.) Öldüğünde ise son cümlesi “kusursuz olduğumu hissettim” dir. (Başka bir yazının konusudur belki ama burada bir sorun vardır; kötüyü oynamak için illa kötü deneyimler yaşamak mı gerekir? Yani bir katili oynayan bir aktör birilerini öldürdüğünde mi gerçek performans sağlar?  Ya da bir eşcinseli oynayan biri illa kendi cinsinden biriyle mi yatmalı?) 

Biliyoruz ki hiçbir Hollywood filmi kötüleri yaşatmaz. Kötüden anladıkları ise kendi sistemlerine zararlı her şeydir. Amerika’da gençler arasında uyuşturucu kullanımı çok yüksektir. Daha çocuk denecek yaşta cinsel deneyimlerini yaşarlar. Ve artık ana babaya saygı kalmamıştır. Kahramanımız bunları yaşadıktan sonra kötü olur. Dolayısıyla da kara kuğuyu mükemmel bir performansla sergiler. Ama cezasız kalmaz filmin sonunda ölür. Kötü olmak ya da kötüyü anlamak bu kadar kolaydır işte. Toplumun senden istemediklerini yapıp ona baş kaldırdığın zaman kötüyü anlamış olursun. Dolayısıyla da çok rahat bir şekilde kötüyü yorumlayabilirsin. Demek insanoğlunun var olduğundan beri yarattığı mitler, kutsal kitaplardaki şeytan ve koskoca edebiyat tarihinde yaratılmış birçok kötü karakter boşunaymış. Yönetmenimiz kötü olmanın yolunu bulmuş. Biraz ebeveyn baskısı ile soslandırılmış, marjinal bir kız arkadaşla sunulmuş her karakter kötü olabilir. Ya da kötünün ne olduğunu anlar. Bravo.

Diğer yandan başarısız olma korkusu ile Nina iyice kendinden geçer. Ya başaramazsa. Ele geçirdiği yerini koruma isteği Nina’yı kendi düşlerinde olsa bile katil yapar. Bu sorun modern toplumdaki her insanın başındadır. Ülkemizde bile ilkokuldan itibaren birer yarış atı gibi yetiştirilen ve başarıya endeksli hayatları olan binlerce çocuk var. Bu çocukların anne-babalarının hayata bakışları ise çocuklarınkinden daha zalimce. Demek ki filme göre biz binlerce katille iç içe yaşıyoruz. Bu tür sorunları bireysel sorunlarmış gibi gören hiçbir bakış açısı. Ne doğru dürüst sorusunu sorabilir ne de yanıtını verebilir. Modern toplumun çarkları arasında yalnızlaştırılan ve başarılı olmadığı zaman bu çarklar arasında un ufak olan bireyin problemi sistemdir. Bir sanat yapıtının oluşturulmasını kapitalist bir üretim süreciymiş gibi algıladığında, Nina başarılı olmak için her şeyi yapacaktır elbette. Önceki baş balerin ise sistem dışına atılmış posa gibi bir hastane köşesinde eski güzel günlerini anacaktır. Sanatın asıl amacı olan hayatı yeniden yaratarak güzelleştirmek ve dönüştürmek olan ilkesinden uzaklaşan insan, rekabetçi piyasa koşulları içinde yalnızlaşıp yok olmaya mahkum olacaktır. Başarılı olmak veya bulunduğu yeri koruma ile güdülendirilmiş insanın tipik tepkisidir Nina’nın tepkisi.

Film yeterince klişe değilmiş gibi birde çokça kullanılan klişeler kullanılarak, bizi etkilemeye çalışıyor. Yönetmenin “ak kuğu ve kara kuğuyu aynı kişi oynayacak” açıklamasında arkada aynada yönetmeni iki parça olarak görmemiz gibi. Nina’nın değişim sürecini bir yılanın deri değiştirmesini andıran derisini soyması gibi. Nina’nın artık kara kuğuya dönüşmesini sırtında çıkan kuğu tüyü ve perdeli ayağın oluşması gibi. Bunlar elbette kullanılabilinir, ama kullanıldığı yer ve sahne gerekiyorsa yapılır. Seyirci zaten Nina’nın giderek kara kuğu olduğunu görüyor. Eğer sırtında tüy çıkartıp ayaklarını da perde ayak yaparsan, Nina’nın sahnede dönerek kara kuğuya dönüşmesi sahnesini öldürürsün.

Kısacası ne sorunu görebilmiş ne de çözüm önerisi olan bir hezeyanlar silsilesi izliyoruz. Film baştan sona Natalie Portman’ın parlatmak amaçlı üretilmiş bir reklam filmi gibi. Ama ne yazık ki bence oyunculukta da başarısız bir film. Her durum karşısında aynı tepkileri veren aynı yüz ifadesini 90 dakika boyunca izlemek zorunda kalıyoruz. Keşke hiç büyümeseydi de bizim belleklerimizde Leon’un küçük kızı olarak kalsaydı.

Eğer boş vaktiniz varsa izleyin Kara Kuğuyu.