Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

Kapım çalınınca, uyandım...

31 Temmuz 2013, Çarşamba - 14:28
Uzun zaman oldu yazmayalı. O kadar çok şey oldu, öyle hızlı akıp gidiyor ki günler, nerden başlamalı karar veremedim. Bilen biliyor gerçi ama bilmeyenler için, öncelikle bu cadı (üç ay doldu) on yıl aradan sonra aktif çalışma hayatına geri döndü. Şaka gibi ama gerçek ve çok doğru bir karar verdiğime inanıyorum. En azından kendi açımdan öyle.
Ofisimizin Gezi Parkı’nın tam karşısında olmasından dolayı epeyce hareketli birkaç hafta geçirdik.. İşe başlamamın ardından okullar yaz tatiline girdi ve kendimi çocukluğumdan beri yazları geçirdiğimiz Kınalı Ada’da buluverdim. Bu yaz pansiyona dönüştürülen eski evimizden sonra, taşındığımız  yeni eve alışmaya fırsat bulamadan, peşpeşe iş seyahatleri, koşuşturmacalar derken, Temmuz da bitti işte.
Seyahatler yüzünden aşkım kızıma duyduğum hasret dışında sorun yok. Bir de biricik babamın yeni işi yüzünden uzun süreli Mersin’de kalışları var gıcık olduğum. Burnumda tütüyor babişkom. İş dönüşü adadaki meşhur Bahar Pastanesi’nde can dostlarla içilen yorgunluk kahveleri eşliğindeki sohbetlerin tadına doyum olmuyor. Adanın  en sevdiğim yanı bu. Randevulaşmadan, plansız programsız arkadaşlarla olmak büyük nimet.  Yaşlanıyor muyum neyim, hafta içleri geceleri çıkmaya mecalim kalmıyor pek. Yaz güzel, arkadaşlarla olmak çok güzel. Son zamanlarda dostlar sorar oldu niye yazmadığımı. Bunu duymak daha da güzel. Hele Nıver’e ne demeli? ‘’Zaman olmuyor bu aralar, bir de adada wi-fi’ım yok, pc’ye kaydet, pc’yi şehre indir sana mail at üşeniyorum sanki, tıkandım bu aralar’’ şımarıklığıma ‘’Sen kağıda yaz, telefonda oku bana, iki dakikada yazıp basarım’’ dedi kadın! Sanırsın bulunmaz Hint Kumaşı’yım, öyle bir alçakgönüllülük, öyle bir sıfır ego var hatunda! Sırf bu cümlenin üstüne, utancımdan, gecenin bir yarısı, balkonda pijamalarımla oturup aklıma geleni yazıyorum işte.
Bu kadar ordan burdan yazıya tahammül edip, yazının sonuna gelen varsa, gülümseteyim bari; İki hafta önce iş seyahati için Londra’daydım. Resepsiyonist kız sordu ‘’Sabah uyandırma servisi ister misiniz?’’  ‘’ Evet isterim’’ ‘’Kaçta arayalım?’’ ‘‘7 de lütfen’’ Bu konuşmanın ardından odama çıkıp, arşınladığım Londra sokaklarının yorgunluğuyla kendimi yatağa bırakıp mışıl mışıl uyuduğumu hatırlıyorum. Ertesi sabah odamın kapısının güm güm vurulmasıyla Levent Kırca’nın skeçlerindeki gibi bir fırlayışım var, görülmeye değer. Uyku sersemi kapının gözünden baktığımda, gördüğüm siyahi bir adam! Gulp, bu da kim şimdi? ‘’Yes’’ diyorum güçlükle ‘’Good morning madam this is your wake up call’’ demez mi?! Otelin uyandırma servisi anlayışına şapka çıkarıyorum. Telefon etseler yatıp uykuya dalabilirdim tabii, kapım yumruklanınca bildiğin uyandım ! Varmış adamların bir bildiği…