Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

Kalp kırmayan, hiç unutulmaz...

10 Şubat 2013, Pazar - 20:56
Bazı dostluklar vardır, öyle derindir ki, ne olursa olsun kalbinizdeki yeri değişmez, hiç kimse, hiçbir şey yerini alamaz, yeri doldurulamaz. Ne olursa olsun,  hatta ölüm bile…
Sene 1993 Amerika’dan yeni dönmüşüm. Döner dönmez aşık olup, şimdiki eşimle flörte başlamışım. İnsanın sevgilisi olunca, görüşüp, takıldığı çevre de değişir ya, benim de çevrem değişmiş, yeni ve çok sağlam dostlukların temelleri atılıyor o günlerde.İşte bunlardan biri muzur mu muzur, komik mi komik, işi gücü milleti birbirine düşürüp kıtır yapmak olan, yüzü gibi melek kalpli bir adam. Bir süre sonra o da buluyor gönlünün sultanını. Beyoğlu’nda babadan kalma bir çorapçı dükkanı var. Dükkan dükkan değil, kabare yeri mübarek. İstiklal’e yolu düşen bizimkine beş dakika uğramadan edemiyor, gırgır şamata gırla. 1998’de peş peşe evleniyoruz sözleşmiş gibi. Yurt dışı seyahatlerimiz, ev toplantıları, Beyoğlu’ndaki Rock Bar’lar ve Beylerbeyi’ndeki balıkçımız vazgeçilmezlerimiz. 2003’de yine sözleşmiş gibi peş peşe ,40 gün arayla bebeklerimizi kucaklıyoruz. O dönem yurt dışı seyahatleri askıya alınıyor artık, Rock Bar’lar yerine piknik alanlarına, aile restaurantlarına gider oluyoruz ama Beylerbeyi’ndeki balıkçımızdan vaz geçmiyoruz…
    Bir sabah ,saat 8:30 da çalan telefonla uyanıyorum. Küçük kızım henüz yaşını doldurmamış. Geceleri hala uyandığımızdan, uykusuz olduğum bilindiğinden kimse sabahın o saatinde aramaz. ‘’Hayırdır inşallah’’ deyip açıyorum telefonu. Yakın bir arkadaşım kısaca hal hatır sorup konuya giriyor. ‘’Arkadaşın kalp krizi geçirmiş dün gece diye duydum, çok üzüldüm, sen bilirsin diye düşündüm, o yüzden aradım.’’ ‘’Hangi ruh hastası uydurmuş bunu, daha önceki gün birlikteydik’’ filan diyorum ama kalbim güm güm atıyor. Sabahın 8:30 u ve ben uyuyor olma ihtimalini boş verip arıyorum arkadaşımın evini. Kayın valide açıyor telefonu, bu normal değil, bu hiç normal değil. Lütfen Tanrım, iyi olsun,lütfen…Kayınvalide perişan… Daha sesimi duyar duymaz başlıyor ağlamaya ‘’Gittiiii ‘’ diyor ‘’gittiiiii’’ Elimde telefon ahizesi dona kalıyorum. Bunların hepsi delirmiş, daha otuzküsurundaki adam nereye gidecek? İçki içmez, sigara içmez, sapasağlam adam. El kadar bebeği var, karısı var, yaşlı babası var, nereye gitsin? Kayın valide ağlıyor hala, duyuyorum. Gözyaşlarım sel oluyor, aynı şu an olduğu gibi… Şu iki satırı yazamadım dakikalardır, ekran flu… Ne kadar süre öyle ağladığımı bilmiyorum, bebeğimi anneme bırakıp, eşimi ve  yakın iki arkadaşımı yoldan arayıp haber veriyorum… O günden sonra , haftalarca kendimize gelemedik. Hiçbir şey eskisi gibi olmadı, evimize geldiğinde giydiği rugan terlikleri kaldırdım önce, çok sevdiği altın yaldızlı whisky kadehlerini dolabın en gerisine ittim. Ta geçen seneye kadar cenaze, düğün yada özel bir olay haricinde Beyoğlu’na adım atmadım…ve Beylerbeyi’ne ise iki gün öncesine kadar gitmedim, gidemedim…
     Sömestre tatilinde ne yapmak istediğini soran yaya dedesine  ‘’Kız Kulesi’ne gitmek istiyorum’’ dedi Küçük Cadı’m. Gitmeyi kararlaştırdığımız gün, şansımıza hava kötüydü ve Salacak’tan Kız Kulesi’ne tekneler çalışmadığı için geçemedik kuleye ama Beylerbeyi’nde yemek yemeye ve Beylerbeyi Sarayı’nı gezmeye karar verdik. Onca yıl sonra orda olmak çok tuhaftı. Bizim balık restaurantına gittim koşar adım, ordaydı işte… Ama giremedim içeri. Yapamadım, boğazımda bir şey düğümlendi. Canım benim ,  karşımda oturmuş eşinin kulağına ‘’ Kulağımdan öp beni… Senin ağzını yerim ben…’’ gibi romantik şarkılar söyleyip maskaralık ediyor…Bir sürü anı taptaze. İskelede yürürken karşıdan gelen bir adamı O’na benzetip irkiliyorum, göz mü kırptı bana? Yok artık!
      O’nu çok özlüyorum, O’nu seven tüm arkadaşları özlüyor zaten… Hafta 7 gün, en az 4 ünde O’nu anıyorum… Diyorum  ya bazı dostlukları hiçbir şey etkilemiyor… Ölüm bile… Ve biliyorum, O’nu andığım her  an, bana gülümsüyor gökyüzünden…