Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

İşte bu be, işte bu!

08 Eylül 2013, Pazar - 08:55
Ayaklarından başlayarak tüm vücuduna yayılan, önce hoş bir ürperti ve ardından gelen ferahlama duygusuydu hissettiği. Kafasını arkasına çevirerek ardındaki ormana ve o ormanın yamaçlarında kurulu kasabaya baktıktan sonra bir kez daha, elindeki boruyu ağzına ve kocaman camlı gözlüğünü de yüzüne taktı.
İşte nihayet yeryüzü ile tek bağlantısı o küçük boruydu artık. Önce bir iki kez nefes alıp verme çalışması yaptı. Çünkü biraz sonra içinde dolaşmaya başlayacağı dünyada, ne kadar uzun süre kalabileceği, o alacağı nefese bağlıydı. Demek ki bir sıkıntı yoktu ve nefes alabiliyordu.
Ayaklarını kullanarak gövdesini ileriye doğru ittirirken, kollarını önce öne, sonra yanlara doğru açarak hareketlendi. Kayda değer bir şey görebilmek için, büyük camın ardındaki gözlerini çevresinde gezdirdi. Ortalık sakin görünüyordu. Güneş yeni doğmuştu. Belki de şu an yeryüzünün başka diyarlarında daha doğmamıştı bile ve belki de iki sevgili, el ele tutuşarak doğmasını bekliyorlardı. Aşklarını konuşurlarken, birbirlerinin hoşuna gidebileceği yalanlar söylüyorlardı. Erkek, kadını öpebilmek için en uygun anı bekliyor ve kadın, beni öpmesi için en uygun an; “güneşin şu karşıdaki dağın tepesinde kendini gösterdiği andır” diye aklından geçiriyordu.
Aynı saatlerde bir adam, geceden içtiği içkinin etkisi ile horlayarak uyuyordu herhangi sıradan bir evde ve karısı çoktan uyanmıştı belki de. Horlayarak uyuyan kocasına umutsuzca bakarak, yıllar önce kendisini ilk kez öpen o erkeğin, şimdi nerelerde olabileceğini hayal ediyordu. Horlayan adam ise şu anda başka bir kadının peşindeydi düşlerinde.
Karın doyurmak, sevişmek ve karın doyurduktan sonra sevişebilecekleri bir sığınak bulmak değil miydi az önce geride bıraktığı yeryüzündeki insanların çoğunluğun en büyük dertleri. Planlar, programlar, tüm karmaşık düşünceler, dolambaçlı yollar, yalanlar, kandırmalar, iyiler, kötüler…
Sıkıntı bastı içini bir an ve biraz daha derinlere giderse, içindeki sıkıntı da kaybolacak gibi hissetti. Kıyıdan yeterince uzaklaştığını; az önce dipte görünen küçük kaya parçalarının minicik kalmış olmasından ve suyun renginin giderek maviden koyu laciverte dönmesinden anladı.
Her şey iyi güzel de, balıklar neredeydi? Çevresinde ufak tefek de olsa, birkaç balık olmalıydı normal şartlarda.
O an biraz ilerisindeki bir kaya parçası dikkatini çekti.
“Evet! Kesinlikle orada olmalıydılar.”
Toplanarak insan nesli gibi acımasız ve insan nesli gibi sığ düşünmemeye yemin ediyorlardı belki de. Liderleri olan lüfer diğerlerini çevresine toplayarak, “Bizler insan değiliz, yaşama amacımız yemek, içmek ve sevişmekten öte bir şeyler olmalı. Bizler onlar kadar acımasız ve onlar kadar egoist olmamalıyız. Adına insan dedikleri bu gezegenin en bencil yaratığı, bizleri yıldırmak, soyumuzu kurutmak için ellerinden geleni ardına koymayacaktır bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da. Ucu iğneli yiyeceklerle kandırarak öldürecekler en iyilerimizi, ağlar atacaklar, sepetler salacaklar ve büyük ya da küçük demeden yakalayarak, deşecekler karnımızı, bağırsaklarımızı kedilere verecekler ve evlatlarımızın sığındığı gövdelerimizi dişleyecekler sofralarında…”diye her sabah yaptığı uyarısını yapıyordu belki de halkına.
Fakat tüm bunları daha yakından görebilmeliydi.
“ İyi de nasıl?”
Kayanın yanına giderse kaçışacaktı balıklar. Belki de lüferin yaptığı bu konuşma üzerine gaza gelerek, sürü halinde saldıracaklardı kendisine. “Düşman burnumuzun dibinde saldırın!” komutu ile birlikte önden küçük istavritler piyadeler gibi, arkadan çinekoplar ve sarı kanatlar etinden et koparmaya başlayacaklardı. Çupralar ve levrekler beynini bölüşürken, sivri dişleri ile en lezzetli yeri olan yüreğini parçalamak çok kolay olacaktı liderleri lüfer için.
Üstelik tüm balıklar içinde, insan neslinden en fazla nefret eden balıktı lüfer. Yıllar önce dedeleri kofanayı el birliği ile yok ettiği yetmezmiş gibi, şimdi de kendi soyunu kurutmuşlardı. O denizde kalan son lüferdi ve balıklar kanununa göre son balık lider olurdu.
Çok tedbirli olmalıydı. Yavaşça ve ürkütmeden yanlarına yaklaşmalı ve eğer onu görürlerse, iki kolunu ileriye doğru uzatarak, kıpırdamadan durmalıydı. “Ben sizinle dost olmaya geldim” mesajı vermeliydi.
Yavaşça yanaştı kayaya. Yol üzerinde küçük bir istavrit yavrusunu fark etti ve suyun üzerinde gözlerini dibe doğru çevirerek baktı. Bir an duralayan istavrit, hızla karşıdaki kayaya doğru süzülerek ilerledi. Belli ki haber vermeye gidiyordu diğerlerine.
Durdu ve iki elini yana açarak, kıpırdamadan beklemeye başladı. Bir süre sonra karşıda sürü halinde görüldü balıklar. Üzerine doğru geliyorlar ama hızlı hareket etmiyorlardı. Saldırıya geçmiş gibi bir halleri de yoktu. Üstelik az önce kafasında yaşadığı senaryonun aksine, piyadeler gibi istavritler yoktu sürünün en önünde.
Heybetli bir lüfer sürüyü peşine takarak ilerlemekteydi.
Sanki “biz senin dost olduğunu anladık, bakışarak anlaşmaya geldik” der gibiydi. Denizin dibinde pek kestiremese de tam olarak, tahminine göre en fazla bir metre gibi bir mesafe vardı aralarında. Lüfer ile göz göze geldi. Aklından ilk geçen gözlerinin güzelliği oldu.
“Ne garip! Balıklar ağlar mıydı? Ağlasalar fark edilir miydi? Belki de bu nedenle çok şanslıydılar. Diledikleri gibi yaşayabilirlerdi duygularını, diğer soydaşlarını umursamadan.”
O güne kadar yediği lüferleri düşündü. Bu güzel gözlü canlının beynini emmişti bir keresinde ağzını şapırdatarak ve arkasından son yudum rakısını göndermişti midesine.
“Özür dilerim!” der gibi baktı lüfere ve lüfer de “canın sağ olsun dost!” der gibi baktı ona.
Bir canlının ağladığını anlamak için, gözünden akan yaşa değil, gözünün içindeki anlama bakmak gerektiğini anladığı andı tam olarak şimdi. Bildiğimiz ağlıyordu lüfer. Arkasında kalan sürü bunu görmese de, o görüyordu.
Buz gibi denizin altında içinden kızgın bir sıvı aktı sanki. Yüreği yandı.
“Kaç!” dedi lüfere… Kaç buralardan ve diğer arkadaşlarını alarak kaç git… Okyanusa git… Çok uzaklara git… Nereye gidersen git… Kaç git ne olursun, güvenme insanlara!”
Yavaşça arkasını döndü lüfer ve sürüyü peşine takarak tam uzaklaşıyordu ki, aniden bir gürültü koptu yukarılardan.
Aniden bulanıklaştı su ve karıştı ortalık. Ne denizin dibi, ne karşıdaki kaya, ne de balıklar görünmüyordu şimdi. Motor sesine karışan bazı insanların bağırışlarıydı duyduğu.
Kafasını suyun üzerine çıkardı. Borusunu ve kocaman camlı gözlüğünü eline aldı.
Onlarca adamın her biri ayrı ayrı bağırıyordu.
-Çabuk olun!
– Tamam!
-Buradalar!
-Hadi kaçırmayalım, burada çok balık var!
-Yaşadık!
-Hey yavrum hey be!
-Çek baba ağı.. Tut ucundan!
-Bir.. İki.. Üç.. Hoop!
-İşte bu be, işte bu!
Balıkçılar heyecandan ve ağa takılan balıkların coşkusundan burunlarının ucunu bile görecek halde değillerdi.
İrili ufaklı onca balığın arasında, hemen fark ediliyordu lüfer heybetli görümü ile. Az sonra teknenin livarına düşecek olan balıkla, ağ yukarı doğu çıkarken göz göze gelmişti bir kez daha.
Lüferler ağlar mıydı? Ağlasalar fark edilir miydi suyun altında gözyaşları? Suyun altında edilmese de, üzerinde fark ediliyordu.
Kendi sonuna değil, doymak bilmeyen insan türünün geleceğine ağlıyordu denizdeki son lüfer.