Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

İstanbul'a kızgınım...

02 Mart 2017, Perşembe - 00:14
     Tüm karmaşasına rağmen çok seviyorum doğup büyüdüğüm şehri. Şanslıyım ki pek çok ülke gezdim. 'Burada yaşarım arkadaş' dediğim iki kent var mesela. Ömrüm boyunca oralıymışım gibi, anında adapte olabileceğime şüphe duymadığım yerler bunlar. Ama İstanbul bir parçam, ya da İstanbul'un bir parçasıyım demeli. Bazen çok yorsa da, isyan ettirse de, her seferinde çeliyor bir şekilde gönlümü. Kulağıma fısıldayıp duruyor sanki 'benimsin' diye. Ne onunla ne onsuz, garip bir aşk hikayesi bizimkisi.
      Huysuz sevgilim, İstanbul'umun kaosundan bunaldığım bir anımda, yürüyüş parkurumu değiştirip Dolmabahçe'ye inmiş buldum kendimi. Biraz deniz havası kime iyi gelmez ki? Deniz olmayan bir şehri mümkünse almayayım. Sadece gök mavi yetmiyor bu ruha, deniz arıyor gözüm gönlüm. Sahildeki cafede boş bir masaya kurulup sade kahvemi ısmarlıyor, atkımı çeneme dek çekiştirip ayaklarımı üst üste çapraz atıp, arkama yaslanıyorum. 
Nasıl serin ve puslu bir hava anlatamam. Deniz alabildiğine koyu, gökyüzü metalik gri. Martılar ve karabataklar karnını doyurma derdinde. Birkaç kedi az ilerideki banka dizilmiş tembel tembel oturuyor. Sabahın bu erken saatinde, üç beş masada çay, kahve içenler haricinde tenha bir anı mekanın. ''Yine tavladın beni serseri '' diye düşünüyorum manzaraya bakıp gülümserken. Bir bakışıyla kalbini hoplatan sevgili misali, geçiveriyor İstanbul'a olan kızgınlığım. Kahvemi getiren garson hafif şeyla, güler yüzlü bir genç kız ''Abla tost getirem mi? Gözeldir'' diyor baş örtüsünü eliyle çekiştirirken. ''Belki sonra, teşekkürler'' deyip, mis kokulu, köpüklü kahvemden kocaman bir yudum alıyorum ve keyfime keyif katmak için sigaramı yakıp, telefonumun kulaklıklarını takıyorum. Il Divo'dan Adagio eşliğinde deniz kokusunu içime çekip neredeyse kediler gibi mırlayacakken mutluluktan, arkamda kopan kıyametle yerimden sıçrıyorum.
Kahvemin yarısı atkımın üzerinde artık. Arka masada üç kadın, kadınlardan birini tartaklayan bir adam! Hepsi birden anlaşılmaz şekilde bağırıyor. Kulaklıkları çıkarıyorum ne olup bittiğini anlayabilmek için şaşkınlıkla. Adam ağza alınmayacak küfürler savururken darp ediyor kadını. Hızını alamamış olsa gerek, araya girmeye çalışan diğer kadına da şiddet uyguluyor. Etraftaki masalardan tık yok. Kimse ''Hop, ne yapıyorsun?!'' demiyor. Avazım çıktığı kadar ''Hemen durmazsanız polisi arıyorum!'' diye bağırıyorum.  İki garson koşturup müdahale etmeye çalışıyor.
Adam garsonlardan birine yumruk atıyor. Elimde telefon, öfkeden titreyen parmaklarla 155'i tuşlarken, masadaki yaşça büyük üçüncü kadın yanıma seğirtip ''Polisi karıştırmayın, kocasıdır'' demez mi? ''Ha kocasıysa dövebilir yani?!'' diye hırlıyorum kadına. ''Sen karışma'' diye koluma yapışıp engellemeye çalışıyor. Ahtapot gibi bileğime yapışmış kadınla debelenirken, adam kadını kolundan çekiştirerek sürüklercesine yürüyor. Yaşlı kadın düşüyor yakamdan ve diğeriyle birlikte koşar adım takip ediyor onları. Az önceki keyfimden eser kalmamış, adama da, civar masalarda tiyatro izler gibi olan biteni seyredenlere de saydırıyorum içimden. Kahveye ihtiyacım var ama burada içmem mümkün değil artık.
Masaya kahve parası bırakıp kalkıyorum. Nışantaşı'na doğru hızlı adımlarla yürürken, kadının başına gelebilecek olası senaryolar üretiyor zihnim. Ortalık yerde çekinmeden döven evde neler yapmaz ki!  Belki de yarın gazetelerin üçüncü sayfa haberi olacak ve hiçbir şey yapamadım! Vicdan azabından, hırsımdan patlamak üzereyim!
      Kadın olmak ne zor iş şu hayatta. Eğitimli de olsak cahil de, huzur yok. Aktivist olsan gaz, pasif bir ev hanımı olsan dayak yiyorsun. İçki içsen ayyaş, mini giysen, kırmızı ruj sürsen yollu, makyaj yapsan kaportası bozuk, hamile gezsen edepsiz, başını açsan kiralık, başını kapatsan gerici, kahkaha atsan iffetsizsin. Her koşulda bir etiket yapıştırılıyor üstümüze. Ne tuhaf bir toplum olduk. Kafanı açsan da kapasan da hemen her yerde tacize uğrayabilirsin. Tacize uğramışsan vardır bir sebebi.  Ayrıldığın sevgilin, eşin, sokak ortasında dövebilir, öldürebilir, kimsenin sesi çıkmaz ama dudaktan masum bir buseye çıkıp diklenen 'delikanlılar' gırla. Herkes biz kadınların namus bekçisi mübarek! Ahlak değerlerimize ne oldu anlayamıyorum.  Belki de dönüp kendimize bakmamız gerekiyor önce.
Kadın değil mi çocukları yetiştiren? Kadın değil mi toplumu ileri taşıyan? Bu toplumun ayakları yere daha sağlam basan kadınlara ihtiyacı var. Hak her zaman hak edene verilmeyebiliyor. Bazen hakkımızı aramak gerekiyor. Kanunen eşit haklara sahip olsak da, toplumsal baskı üstümüzden kalkmadıkça biz kadınlara rahat  yok çünkü. Dünyada bir asırdan uzun süredir kutlanan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü birkaç gün sonra. Emekçi olmayan kadın var mı? Emek vermeden çocuk büyüten, meslek icra eden olabilir mi, mümkün müdür? Tüm kadınlar emekçidir ama laf ola senenin bir günü kutlamanın ötesine geçme zamanı değil mi artık?
    Bu düşüncelerle içimden söylene söylene yürüyorum. ''Ah be İstanbul yine huzur vermedin.'' Ettiğim de laf, at suçu şehre kurtul. Biz adam olmadıktan sonra İstanbul ne yapsın?!