Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Hüzün rakıyla balık gibi...

09 Eylül 2013, Pazartesi - 05:53
Bir yalnızlık bulmuştum neşe ile hüzün arasında… Peşinden gittim.  Havaya, suya, toprağa baktım ve cemre gibi düşmek istedim rastgele.  Hiçbirine ait değildim, düşemedim.  Bütün kuytular tutulmuştu işte. Ne vakit? O zaman"Her şeyin hayırlısı!" demek düşer bizim payımıza.
Bir eski şarkı severdim önceden.  Önce "şarkı" sonra "eski" silindi zihnimden. Gözlerim açık mıydı, kapalı mıydı?
Bilemedim!
Uzun uzun gitse de varacağı bir yer yok insanın.
Koşu bandındasın. Önünde digital rakamlar, grafikler falan... Her an uçmaya hazır halde "vay be adamlar yapmış abicim psikolojisi” iliğini kemiğini sömürüyor senin. Ama aslında bir aldatmacanın tam merkezinde misin nesin? Sen kimsin?
Neden söylediysem bunu? İyi oldu ama söylediğim… İçimde kalmadı.
Ha! Ne diyordum? Takvimlere göre yaz bitti. Kıçımızdaki ter mi, takvimlerin gerçekliği mi yol gösterecek bize?
Neticede zifiri karanlık ve yalnızsın evde. O zaman hakkındır hüzün dibine kadar. Hem gece ve hüzün; rakı ile balık gibi, Zeki ile Metin gibi, Kerem ile Aslı gibi… Hatta Ayşe ile Selin gibi. ( Son yazdığım çift pek meşhur değilse de, ilkokuldan hatırlarım ben onları. Herkes bilmez. Ama diğerleri kadar sağlam bir ikiliydi kendileri.) Yeminse yemin. Ederim.
Ben ne bileyim usta! İnanmak istiyor işte can dediğin bir şeylere. Tam olarak bu anlarda anlıyor insan neden dinlediğini zamanında “honki ponki toninok, çalona bimbo bori kok, muşi muşi hubaba kozi zok” şarkısını. Bu da benim itirafım olsun. Evet! Buradan açıklıyorum şimdi; “Ben bir zamanlar çok dinlerdim bu şarkıyı. Deliler gibi dinlerdim hem de.”  Bak işte bunu söylediğim de iyi oldu.

Bir kalabalık görmüştüm retinamın çeperinde. Uçak marifeti ile bir yerden bir yere gidiyorlardı. Kornealarına parlak ışıklar veriliyordu. Aralarına katılmak istedim. “Işık tutmak para ile” dediler. Param yoktu. Beni aralarına almadılar. Arkalarından el sallarken ben gözümün önünden uzaklaşan uçağa, dertlerini bıraktılar -ağırlık yapıyor diye- havaya.
Hava-su-toprak… Benim değildi nasıl olsa.

Ben hiç pembe panjurlu ev de görmedim filmlerde bile. Hayali var kendisi yok. Yahu bu kadar basit bir şey. Anlamadım ki ben neden yok. Madem mutlu olmak için pembe panjur şart; pembe boya da mı yok.  Dolandıracaklar ya mevzuyu, kendisi yerine hayali olacak illa ki.  Bugün öküzlüğüm üzerimde. Anlamam ben ironi falan. Aslında pembe derken; pembe dememiştik falan durumlarını.
Düz seviyorum ben usta! Düz adam, düz kadın, düz arkadaş, düz zemin. Düz işte yahu!
Dünyaya olan uyuzluğum da ondan zaten.
Şimdi lafın bittiği yerde, “efendime söyleyeyim” derlerdi ya eskiler. “Vay Efendisine kurban olduğumun Sadri Baba’sı.!” Facebook, Twitter neyim olsa senin zamanında, vallahi seni bile yerdi bu alem bir çırpıda.

Şimdi esasında ben hızımı almışken, tam yol devam ederim de, bir yere bağlamak şart.
Bir itiraf daha edeyim bari şu havaya savrulan dertlerden biri kafama düşmeden önce. Şimdi ben  yazmaya başlarken, sanmıştım ki bir yere bağlarım mevzuyu eninde sonunda.
Yok! Bağlanmıyor, bağlayamadım. Bu da böyle olsun. Bitti derim bitiririm.
Neticede bizler, pembe panjurlu ev isteyen, potansiyel süpürge saçlı kızların filmlerini izleyerek, honki ponki toninok şarkılarını dinleyerek güzel güzel büyürken, “hay aksi şeytan jet lag oldum” triplerine paraşütsüz atlayan bir neslin evlatlarıyız.

Bitti.