Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Her şey nedensizdi...

01 Mayıs 2015, Cuma - 20:38
Salon dediğime bakmayın. Enine üç, boyuna beş adım var ya da yok. Bazı evlerde salonlara çok az girilir. Özellikle ev hanımları tarafından “Sit alanı” misali koruma altına alındıklarından,  ölü bölümlerdir salonlar.
Bizimkisi öyle değil. Bildiğiniz yaşıyor, nefes alıyor. Ben çoğu zaman canlı muamelesi yaparım kendisine. Önünden geçerken onunla konuşur, içimden konuşmak gelmiyorsa bile en azından bir iki kez bakarım kapısından göz ucuyla. Arada selamlaşır, hal hatır sorarım. Morali bozulmasın, diğer “Salon arkadaşları” arasında kendisini ezik hissetmesin diye de oda değil salon derim zatı şahanelerine. Ama öyle başkaları gibi değil, “Ahmet” ya da “Ayşe“ der gibi derim. Cinsiyeti var mı bilmem. Merak da etmem. Bir çeşit hermafrodit belki de. İçine girenin cinsiyetine, şekline bürünür hemen. Severim sevmesine de az önce kötü bir huyu olduğunu öğrendim odanın. Bu kez bilinçli olarak salon demedim. Çünkü onu canlı yerine koymamı o kadar abarttı ki, artık bildiğiniz şımarıyor, kapris yapıyor sevgili gibi.
Ayağımda terliklerim, üzerimde pijamam, elimde bir fincan kahveyle sabahtan beri bir sağa, bir sola bulanık bilinçle dolaşırken akşamı etmiştim. Salonaysa nedenini bilmemekle beraber hiç girmemiştim. Zaten bugün yaptığım ya da yapmadığım her şey nedensizdi.
Hava yeni kararmıştı. Yine kahve mi bitmişti neydi? Öyle sanıyorum ki, kahvenin on beşinci bitişi ve benim on altıncı kahveyi almak için oturma odasından –ne demekse oturma odası- mutfağa doğru gittiğim andı. 
O sırada salonun önünden geçerken büyük bir gürültü koptu. Hayvan sesine de, insan sesine de benzemeyen acayip bir ses, beni kendine doğru çekti.
Hır hor carcur bızırt cızırt hooo hüüü heyy!
O dakikaya kadar salonun kapısı olarak bildiğim, ancak bu olaydan sonra yaratık ağzı olduğunu öğrendiğim boşluk kocaman açıldı.   Rüzgâr tersten esti, nefes içine çekti.
Şeytana bismillah!
“İmdat! Bırak be bacağımı!” diye böğürdüm.
Benim terlikler bir tarafa, fincan bir tarafa… 
Boşluktan içeri doğru tepe üstü çakıldım.
Salon basbayağı yuttu beni. Salon hiç adam yer mi? Beni yedi. 
Salon kızmış. Salon hiç kızar mı? Bana kızdı.
İçerisi loştu. Koltuklar, masa, sehpa, halı, ne varsa hepsi orada. Benim orada oluşum metazori. O nedenle hazırlıksızım. Yanımda ne kalemim var ne de kâğıdım. Canım sıkıldı haliyle. Birkaç kez Nesrin diye, birkaç kez Ataberk diye bağırdım. Ne kızıma, ne oğluma duyuramadım sesimi.  Ben böyle, eyvah yahu ne yapacağım, yandım, bittim, mahvoldum diye düşünürken,  kapının zilinin içindeki kuş, belli belirsiz öttü. 
On yıllık evliyim. Bir de altı yaşında oğlan, ellerinizden öper. Olan bitenden habersizler. Hanım beni mutfakla aldatıyor, çocuğun gözündeyse üç beş saat önce mıncıkladığı kedi kadar değerim yok.
Bunlar kapıyı açtılar, zilin içindeki kuş sustu.
Eyvahlar olsun! En sevmediğim komşu geldi. Para piyasaları üzerine iğrenç ötesi konuşmalar yapacak, hayatın zorluğundan devam edecektik. Ekmeğin aslanın hangi organında olduğuna dair öngörülerimizi takiben, finalde her şeyin hayırlısı diyerek nokta koyacaktık.  Nokta koyulana kadar, içimden en az on kere küfür edecektim.
Şükrettim salonun beni yuttuğuna.
Yaratığın ağzına doğru baktım. Balık ağzı gibi,  açılıp açılıp kapanıyor.  Yutacak başka birilerini daha arıyor gibi geldi, kurt düştü içime. Ya komşuyu da yutarsa?  Dışarıda olsa kaçma şansım var. Burada o da yok. 
Kaldırdım kafamı yaratığın ağzına doğru,  “Tamam çıkar beni buradan, bir daha canı olmayan salon gibi davranmayacağım sana, söz vallahi söz” diye bağırmaya başladım.
Sonuç olarak yılların hatırı var. İnandı.
Aynı beni yuttuğu andakine benzer hırıltı işittim önce. Sonra birkaç kere şiddetli öksürük… “Hayır dur! Şimdi değil” dememe kalmadan  “hapşuuuu!” etmesiyle fırladım komşuya göre salon kapısından, bana göre yaratık ağzından.
Baktım ki, terliklerim ve fincanım düştüğü yerde duruyor, komşu bana bakıyor.
“Ne oldu komşu? Hayırdır?”
Çaktırmamaya çalışarak, ayağım kaydı da aniden yani, Kem küm dedim. 
“Hiç komşu, hayırdır hayır”
Bizim apartmanda isimlerin hiç önemi yoktur. Herkesin numarası vardır. Arkadan konuşulup dedikodu yapılacaksa numara söylenir. Şu ikinci kattaki sekiz numara var ya hani, kocası onu aldatıyormuş,  on numaranın kızı iki yıllık okul kazanmış, o kadar da kursa gitti… Yüze gülerken komşu denir. Nasılsın komşu?  Şükür komşu. Nasıl söyleyeyim salon beni yuttu diye beş numaraya. Durumu tam olarak çözemedi haliyle… Ama şaşırıp korktuğunu; beş numaralı dairesine dönerken, ardı ardına sekiz on tövbenin peşine bağladığı Arapça sözlerden anladım. 
Şimdi yine salondayım. Şiddetli kavga sonrası barışan ve birbirlerine normalden daha iyi davranan iki sevgili ya da iki dost gibi huzurlu, sakiniz.
Az önceki yaratıktan hiç iz kalmadı.