Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Gülümse
Gülsen GürGülsen Gür

Hayatın burukluğuna atılan imza...

13 Ekim 2014, Pazartesi - 13:48

Bugün, Cumhuriyet tarihimizin en önemli şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı’yı, 58'inci ölüm yıldönümünde, yüreklerimizde silinmeyen bir anı olarak kalan şiirleri ile anıyoruz.

Ekim ayı Tarancı Ailesi'nin gönül takviminde hem mutluluk hem keder olarak kalmıştır.

4 Ekim 1910'da Diyarbakır’da dünyaya gelen Cahit bebek, evin neşesi olunca, o günden sonra aile için ekim "müjde" ayıdır...

Yıllar yılları götürür... Ünlü şair genç yaşında, yine bir ekim ayında (13 Ekim 1956) yakalandığı amansız hastlıktan kurtulamayarak hayata veda eder... O günden sonra aile için "ekim"in adı "hüzün" olmuştur...

XXXXX

Cahit Sıtkı Tarancı, aile geleneği olarak ilkokul tahsilini bitirdikten sonra İstanbul’da Saint Joseph Lisesi'ne yazıldı. Daha sonra öğretimine Galatasaray Lisesi'nde devam etti. Yüksek öğrenimini bitiremedi. Çok iyi Fransızca bildiği için okul hayatına devam etmek için Paris'e gitti. Burada fazla kalamadı. Bir müddet sonra İkinci Dünya Savaşı çıkınca büyük zorluklarla ülkesine geri döndü. Gelirini sağlamak için birkaç devlet dairesinde çalıştı. Bu arada kendine has uçuk, sade üslûbuyla ve yaşadığı bohem hayatın burukluğu ile sayısı belli olmayan çok sayıda şiirini kitap haline getirdi.

XXXXX

Şiirlerinde sanki hayata veda edeceğini hissetmişcesine yaşam sevinci ve ölüm temalarına yer vermiştir. 1951 yılında evlendiği Cavidan Hanım da şiirlerinin en önemli ilham kaynaklarının başında yer alır...

Kitaplarından bazıları; Ömrümde Sükût, Düşten Güzel, Ziya'ya Mektuplar, Haydi Abbas ve onu en çok ölümsüz kılan, en çok ses getiren, ününe ün katan "Otuzbeş Yaş Şiiri" herkesin dilindedir...

Değerli şair ününün doruğundayken, tedavi olduğu Viyana'da hayata gözlerini yumdu. Ankara'da defnedildi. O günden sonra aile için "ekim"in adı "hüzün"dü artık...

XXXXX

Değerli şairi ölüm yıldönümünde "Otuzbeş Yaş Şiiri" kadar ses getiren, hemen her aşığın dilinden düşmez olan "Desem ki" şiiri ile anıyoruz.

"Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,

Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor.

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,

Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim.

Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,

Toprakların en bereketlisini sende sürdüm.

Sende tattım yemişlerin cümlesini...

Desem ki sen benim için, hava kadar lazım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir şeysin;

Nimettensin, nimettensin!

Desem ki...

İnan bana sevgilim inan, evimde şenliksin, bahçemde bahar; ve soframda en eski şarap...

Ben sende yaşıyorum, sen bende hüküm sürmektesin.

Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,

Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber...

Günlerden sonra bir gün,

Şayet sesimi fark edemezsen,

Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden;

Bil ki ölmüşüm...

Fakat yine üzülme, müsterih ol;

Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini...

Ve neden sonra,

Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede,

Hatırla ki mahşer günüdür;

Ortalığa düşmüşüm, seni arıyorum..."

Bir başka "Gülümse" köşemizde buluşmak üzere, şimdilik hoşçakalın efendim...