Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Hayatı tutmak...

04 Ocak 2013, Cuma - 08:55

Yalçın onsekiz yaşındaydı ve  doğup büyüdüğü şehir olan İstanbul’dan okuması için Antalya’daki üniversiteye kaydını yaptıralı bir seneyi geçmişti.  Babası ile gelmişlerdi kayıt yaptırmaya ve babası; güzel bir öğrenci pansiyonuna kendisini yerleştirdikten sonra, İstanbul’a dönmüştü.  Onu  artık Antalya’da ve ilk kez ailesinden ayrı olacağı yepyeni bir yaşam bekliyordu.
Okula ilk başladığına büyük bir heves ve düzen içerisinde derslerini çalışıyordu.
Sonrasında büyük bir otelin barında işe başlamıştı. Önceleri bardak yıkadı bol bol..  Barmenlerin müşterilere  çeşit çeşit kokteyller  hazırlamasını ve  o pahalı içki şişelerini birbirlerine atarak yaptığı gösterileri izliyordu büyük bir dikkat ve hayranlıkla. İşte o an karar vermişti   barmen olmaya ve hatta en iyisi olmaya..
Arkadaşları sınav zamanı  harıl harıl ders çalışırken, o  önünde uluslararası kokteyl tariflerinin olduğu bir kitap, bir yandan kokteyllerin yapılışını öğreniyor, diğer yandan ise boş bir şişeyi avucunun içinde hızlıca döndürmeye çalışıyordu. Ara sıra ders çalışan arkadaşlarına dönerek , “tut!” diye sesleniyor ve şişeyi aniden arkadaşına atıyor ve aynı şekilde onların da şişeyi kendisine atmasını istiyordu.
Normalde mesaisi  akşam saat altıda başlıyordu. İlk zamanlar hem okulu, hem barı idare ediyordu. Ancak sonraları okulu ve sınavları iyice boşlamaya boşlamış, mesaisinden iki-üç saat kadar önce bara giderek, basit içkiler isteyen müşterilere yapılışı zor kokteyller önererek, kendisine pratik yapma imkanı yaratıyordu.  İlk kokteylini yaşlı bir Alman’a yapmış ve uzun süre barın içinde taze domates suyunu aramış ve  bulamayınca dolaplardan birinin dibinde bulduğu ağzı açık bir domates suyunu kullanmak zorunda kalmıştı.  Votka, domates suyu ve bazı soslarla hazırlanan bu içkiden ilk yudumunu alan adamın, yüz ifadesinden anlamıştı domates suyunun bozuk olduğunu.. İlk tecrübesinin böyle bir fiyasko ile sonlanması moralini bozmadı ve kokteyl hazırlamaya devam etti.   Bir  zaman sonra en zor kokteylleri bile, büyük bir hızla hazırlamaya başlamış ve üstelik kendisinin elinden içki içmek isteyen özel müşterileri bile olmuştu..  Sonunda bar şefinin ilgisini çekmeyi başarmıştı.
Yine  sabah erkenden bara gittiği günlerden birinde, bar şefi ;  Yalçın’ı odasına çağırarak, yeni barmen kıyafetlerini kendisine uzatmış ve artık “barboy” değil, “barmen” olduğunu  söylemişti..
Gencecik biri olarak amaca giden yolda, kendi çabaları ile  başarmanın büyük hazzını hissettiğinde bir karar verdi o an.  Çıkışta hemen babasına telefon edecek, “kendisinin okulu bırakacağını, barmen olduğunu ve bundan sonra bu yolda ilerleyeceğini, bu işi çok sevdiğini söyleyecekti.
**
Saatler gece yarısına doğru ilerlerken, babasını aradı.
Telefonun ucundaki babasının, “biz seni oraya barmen ol diye mi gönderdik! … “ şeklinde başlayan sert konuşması, öfke seli ile karışık kulaklarını tırmalamaya başladığında telefonu kapattı.
Çok tuhaf duygular içerisine düşmüştü.. Bir tarafta kendi yaşamı hakkındaki kararları yine kendisininin vermesi gerektiğinin en doğal hakkı olduğunu düşünüyor ve diğer taraftan kendisi ile ilgili verdiği kararların, sevdiği insanları üzmesinin vicdani rahatsızlığını içi acıyarak hissediyordu.  İşte o an  bilmiyordu ki;  yaşamının bundan sonrasında “özgürlüğü” ve  “vicdanı” arasında defalarca gidip gelmek ve bir karar vermek zorunda olacağını!..
Belki de onsekiz yaşının vermiş olduğu isyankar ruh halinin de etkisi ile,  “ne olursa olsun, bu benim kendi seçimim!  Hem babam nasıl olsa zamanla bana hak verir! ”   telkinlerinde bulundu saatlerce kendisine.  Telkinler işe yaramış olacaktı ki, ertesi gün  elinde bir “shaker”  sallar halde yine bardaydı.
**
Yaptığı telefon konuşmasının üzerinden neredeyse üç ay kadar zaman geçmişti.  O süre zarfında babası ile en çok iki  ya da üç kere ve gayet soğuk bazı görüşmeleri olmuştu.  Babası ona; “ madem ki  sen kendi seçimini yaptın, o zaman sana bundan sonra daha az para göndereceğim. Kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğren o zaman” demişti.  Babasının o  son cümleleri uzun süre yankılandı kulaklarında. ” Kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğren!”
Oysa Yalçın, artık bir öğrenci gibi yaşamıyordu. Öğrencilerin gittiği ucuz yerlerde yemiyor, öğrenciler gibi ucuz pansiyonlarda kalmıyordu. Mesai bitiminde Antalya Kemer’deki başka bir bara ve bu defa müşteri olarak gidiyordu. Çoğu zaman eve döndüğünde güneş doğmuş oluyordu. Artık gündüzleri uyuyan ve geceleri yaşayan biri olmuştu. Üstelik kazandığı para harcamalarına yetmiyordu. Babasının her ay kendisine gönderdiği para ise , gittiği barda iki gece ödediği hesabı bile karşılamayacak kadar azdı. Tüm bunlardan daha kötüsü ise, ilk zamanlardaki hevesi kalmamıştı. Belki de yorulmuştu. Geceleri  çok başarılı bir öğrenci olarak okuldan mezun olduğu ve babasının kendisini alkışladığı mezuniyet törenleri görüyordu rüyalarında. Diğer yandan bara gitmeye ve çalışmaya ise devam ediyordu. Yaşadığı bu ikilem ciddi anlamda bozmuştu psikolojisini.. Artık ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Bir taraftan uzun bir süre emek verdiği ve bu nedenle hayatta en çok sevdiği bir insan olan babasını bile üzdüğü vicdanı, diğer tarafta kendi tercihleri.


Fakat iyi ya da kötü bir karar vermesi gerekiyordu ve kararını vermişti.
O alşam otele  gittiğinde, iş kıyafetlerini giymedi.. Doğruca barlar şefinin odasına çıktı ve büyük bir kararlılıkla cebindeki istifasını masasına bıraktı. Barlar şefi onu gerçekten seviyordu. Bir çay söyledi ve biraz konuşmak istedi.   “Söyleyeceklerinizi aşağı yukarı tahmin edebiliyorum ve sizinle konuşursam ben bu işten ayrılamam. Bu kararı vermek benim için inanın hiç kolay olmadı!” diyerek, arkasına bile bakmadan, koşar adımlarla uzaklaştı oradan. Üstelik maaşını bile almamıştı. Son parasını ise dün gece bir yerlerde harcamıştı.
Vicdanın sesini dinlemişti.. Babasını aradığında, “baba sen haklısın! ben okula devam edeceğim.. Denemeliydim ve denedim. Kısa zamanda alt sınıftan kalan derslerimin sınavlarına da girerim merak etme, toparlarım kısa zamanda..” gibi bir şeyler söylecekti.
Mutluluktan ışıldayan babasının gözleri ve  içi huzur dolan annesinin neşeli halinin olduğu sahne defalarca canlandı gözünde..
Evinin telefonunu çevirdiğinde heyecandan parmakları titriyordu. Bu çok tuhaf bir duyguydu. O çok istediği barmen olma anında bile bu kadar büyük bir coşku hissetmemişti. Beş altı kere çalan telefon açıldığında, karşında halasının sesini işitti. Arkadan bir takım sesler geliyordu evin içinden.. Tam; “ hala ne oldu, babam nerede?” diye sormaya kalkacaktı ki,  halası o  dünyasını değiştiren ve belki de bundan sonraki yaşamında, sürekli olarak vicdanının sesini dinlemesine yol açacak o cümleyi söyledi.  “Baban dün gece bir kalp krizi geçirdi.”  “Şimdi nerede ve nasıl?” anlamına gelen bir şeyler geveledi ağzında.. “ Yoğun bakımda! Bekliyoruz!” cevabını aldığında “geliyorum!” diyebildi ancak.
Telefonu kapattı . 
Babasının üniversiteyi kazandığı zaman , ona hediye ettiği altın zinciri boynundan çıkardı ve önüne ilk çıkan kuyumcuya satarak, İstanbul’a bir otobüs bileti aldı.
Ömrününün en uzun yolculuğunu yaptı  ve en zor sınavına girdi..