Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Can AksınCan Aksın

Hayal mi, düş mü?

24 Nisan 2013, Çarşamba - 05:34
Hayal mi, düş mü?
5 kilometrelik yürüyüşten sonra, her zamanki çam ağacına, kollarını dayayarak, adalelerini gevşetmek istedi. Bütün vücudu sırılsıklam olmuştu. Kulağının dibinde bir ses duydu. Hemen yanı başında bir minik serçe, “Bugün çok üzgün görünüyorsun?” dedi. “Nedenini sorabilir miyim?
Üzgündü gerçekten... İnanılacak gibi değildi. Hayal miydi yaşadıkları, düş müydü, çıkaramıyordu. Hayal de olsa, düş de olsa bir şeyler olmuştu.
Masadan hızla uzaklaşmak istemişti. Kollarını kucaklar gibi kavuşturarak, başını dayayacak bir yer aramıştı.
Kalktı masadan. Gözüne ilişen koltuğa gitmek istedi. Koltuk ona kilometrelerce uzaktaymış gibi geldi... Koltuğa oturdu mu, oturmadı mı, uzandı mı ne yaptı hiç hatırlamıyordu.
Kalbinde taşıdığı görüntüler birer birer sökün etti... Göz pınarları yaşlarla dolmuştu. Göstermek istemedi. Başını dayayacak bir yer yoktu. Başını duvardan yana çevirdi.
Buz gibi rakı bardağı elini yakmaya başlamıştı..
Kendini birden çok yalnız hissetti. Yapayalnız ve tek başına. Terk edilmiş. Kalbi bir çocuğun saflığıyla çarparken, yalnızlık bir kor gibi, önce elini, sonra beynini yakmaya başladı. Kendi kendine “susmalıyım” diye mırıldandı ama anlatılanlar beynini yalayıp geçiyor, kalbinde dayanılmaz acılar, ağrılar biriktiriyordu.
Durmaksızın.... Durmaksızın... Durmaksızın konuşuluyordu. Bir tek kelimesini bile anlayamıyordu söylenenlerin.
Oysa kapıdan girerken ne kadar mutluydu. Dudaklarında o çok sevdiği parça, Nat King Cole’un Unforgettable’ı vardı. Unforgettable, that’s what you are, unutulmayan işte sensin.
“Sen hep hayal ettiğim aşk şarkısısın” diyecekti. “Daha önce hiç kimse senin kadar değerli olmadı.” “Ebediyen unutulmaz kalacaksın” diyecekti ve sonra, “Ben de unutulmayanlardanım” diyerek kollarını onun boynuna dolayacaktı. Çünkü, sevginin büyüsüne ve onun her şeyi değiştirme gücüne olan inancı vardı.
Masadan durmadan sesler geliyor, zaman zaman yükseliyor, ama hiç bir zaman susmuyordu. Elinin acısı artmıştı.
Elini yakan bardağı duvara fırlattı ve “yeter” diye bağırdı. “Yeter... Yeter.... Yeter....”
Sonra hızla kapıya doğru gitti. Ceketini aldı, pabucunu giydi, kapıyı çarparak sokağa çıktı. Kapıdan çıkarken duyduğu son söz, “duvarımı berbat ettin” oldu. Duvar için üzüldü.
Yüreğinde söyleyemeyeceği sözler boynu bükük kalmıştı. Onları düşündü. İki damla yaş göz pınarlarından süzülmeye başlamıştı. “Artık ebediyen gidebilirim” dedi. Yüreğinde biriken cümleler öylece kala kaldı.