Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Harcanan hayatlara ağıt....

16 Temmuz 2011, Cumartesi - 01:17
 Kasabalarda tozlu yolların köylere ulaştığı kavşaklarda yakaladım sesini… Eski ve büyük bir arabanın arka koltuğunda gördüm yüzünün aynasını… Gençliğimden kalma imgeni oturtmaya çalıştım yüzüne… Yüzünün maskesini çıkart!..
       - Bir bakır bakraca işlenmiş geyik resimleriydi gölgen…
       - Bir sabah uyandığımda gitmiştin… Seni kaybetmek susuzluk gibiydi… Seni kaybetmek ağlamak gibiydi…
       - Ellerinin hiç bu kadar küçük olduğunu hatırlamıyorum… Saçların vardı dalgalı, gelincikler takardın kırmızı…
       - Yeni bir sessizlik geliyordu çığlık çığlığa…
       -Yeni bir yolculuk bilinmeyene…
       - Gittin…
       - Gittim…
       - … … …
       - … … …
       - Şimdi yürek kırıklıkları batıyor ayaklarımıza, hüzün şarapları içiliyor akşamüstüleri…
       - Şimdi gurbet türküleri söylüyor dilim… Şimdi bütün her şey gelincik kokuyor…
       - Hiç aldattın mı kavakları?
       - Ceplerimde kavak yeli…
      - Adresi yazılmamış bir mektup kime gider…
      - Yazılan önemli değildir aslında kağıtlara… Yazılmayan kanatır…
      - Hangi şehirde yitirdin sesini?
      - Önce gözlerimi çaldılar bir çıkmaz sokakta… Sonra sesimi yitirdim bozkırda bir otelde…
       - Sesin bir pınarın coşkusuydu,  bir ırmağın haykırışı…
       - Şimdi kırılmış bir sırçanın parçaları, yıkılmış bir evin sessizliği sesim… Sesimi yitirdim… Sesimi… Ses… Susssss!..
      - … … …
      - … … …
      - Geyikler gördüm düşümde suya inmiş…
      - Avcılar vardı düşlerimde geyik avlarlardı… Geyik miydim, avcı mıydım hatırlamıyorum… Hep ellerimde kanla uyanırdım sabahları…
       - Kırmızı en sevdiğin renkti biliyorum…
       - Kirlendi artık bütün kırmızılar…
       - Ellerin vardı, doğurgan…
       - Şimdi bir utanç gibi yüzümü kapıyor… Ellerim yüzümün maskesi…
       - Kim kurtarabilmiş ki yüreğinin girdabından kendini… Kim yaratmış ki yeni bir kendini, harcanmış hayatlardan… Ve kim kendi heykelini yapmış ki küllerinden…
       -  Küllerimi bir dağ başında esen rüzgara verdim… Bana kalan yangın yeri…
      - … … …
      - Yüreğim hala o eski çocuk…
      - Onu görünce seni anımsıyorum… Aynı gururlu bakış, aynı öfke damarlarında… Kaybolmuş bir çocuğun gözleri gözlerin… Kaybolmuş bir gençliğin haykırışı…
      - Kuşlara hala yuva olamaz mı kurumuş bir ağacın dalları… Artık göremeyen biri unutmaz ki renkleri…
      - Yeniden yarattım avuçlarımda varlığını… Yeniden yaratım saçlarımdan tutunmalarımı… Yeniden yarattım sevinçlerimi…
      - Yeşildi her renk… Yeşildi ellerim yüzüm… Kaygılarım yeşildi… Sevinçlerim yoktu ki yeniden yaratayım…
      - Birilerinin gözleri kaldı mı sırtına takılı… Parçalanmış hayatlardan arta kalan neydi senin yüreğinde… Kimin için derdiniz papatyaları…
      - Bilinmeyen bir el deriyordu sanki papatyaları… El benim, gözler benim, dermek istemiyordu beynim… Bir kabustu yaşadıklarım… Papatya falına bakıyordu bazıları, kemerlerini süslüyordu taç yaprakları… Bir ateş topunun önünde gidiyorduk, önümüze çıkan her şeyi yakıyorduk…, tutuşmuştu gökyüzü, kan kırmız şafaklarda yeşil bir yılan gibi uzanıyorduk… Bir çocuğun gözlerinde gördüm hayatın anlamını; ölmüş annesinin memelerindeydi elleri…
      - … … …
      - Giderek büyüyen bir çığlık sarıyordu dağları… Dayanılmaz bir ses sağır etti kulakları… Kan kokusu almış köpekler gibi saldırdık meşe ağaçlarına, çıplak vücutlara, bacası tüten evlere… Birden dindi sesler… Ağızlarındaki kanları yalayan kurtlar gibi baktık birbirimize… Tanıyamadık yanımızdakileri… Sanki bir şey olsa birbirimize saldıracaktık…
       - … … …
       - Yeşil kanlanmıştı artık.. Ellerimizi çeşmeden akan buz gibi suyla yıkadık… Çeşmenin yanına uzanıp birer sigara içtik… İlginçtir hala ötüyordu kuşlar yanmış ormanın derinliklerinde… Soğuk demiri fırlatıp attım, kusmak istiyordum, yanan insan etinin kokusu midemi bulandırıyordu… Bayılmışım…
       - … … …
       - Bir derenin kenarında uyandım… Sanki birazdan çamaşır yıkanacakmış gibi  duruyordu ölüler derenin kenarında… Hani yakarlar ya analar kara kazanları derenin kenarında, odun ateşinin kokusu sarar bütün ovayı, çamaşır yıkamanın bir törene benzediği zamanlardır, anaların kara kazan kurdukları zamanlar… Derede yüzen çocukların sesleri karışır tokaç seslerine, çamaşır yıkayan analar türkü söylerler bazen… Duman, kazan, çocuklar… Papatyalar… Papatyalar… Kopartılmış papatyalar…
       - Ölü kelebekler konamaz ki ölü papatyalara…
       - Kelebek olamadık ki hiç… Farelerdik kendi deliğimizde yaşayan, tavşanlardık tutulunca gözlerimize ışık  kalakalan… Korkak tavşanlardan birer canavar yaratılar ve saldılar ormana, saldılar geyiklerin peşine…
       - Kendi türküsünü unutan biri neye hüzünlenir rakılı gecelerde ve ellerindeki kanı kına sanan ne yapar analar ağladığında…
       - Sesim yok!.. Sesim onların sesi, kulaklarım onların türkülerini duyuyor artık… Ne olur sen öp beni!..  Ne olur sen öldür beni!..
      -…
      - Ellerimde sesini duydum, ellerimde ağladım her şeyi, ellerim bana ihanet etmez dedim… İlk ihanet eden onlardı… Kes ellerimi kes kurtar beni İHANET’ten… Ne ilginç şey değil mi?.. Modern zaman silahları, eski kentler üzerinde denenir… ya da doğada meşelerde çamlarda ve papatyalar ölü papatyalar ahhhhhhh!...
       - Sus artık… Sus… Bak bastırıyor sis, artık gelmeyeceklerin anılarını getiriyor, artık sevmeyeceklerini sevdaları siste çoğalıyor, artık yürümeyecek çocukların, babaların, anaların ayaklarına bak… Gülmeyi özlemiş genç kızların gözlerine bak!.. Bak gözlerinin için bak, bakkkkkkk! Seni var eden şey yok oluyor sisin içinde. Artık ağlamak fayda vermez ne sana ne de yiti(rili)p gidenlere…
          -…
          - Bir ilişkiyi sevda yapan nedir? Bir sevdayı sevda yapan? Bir sevdayı hayat yapan? Bir yol ayrımındayız ya tut ellerimden beraber girelim sislerin içine ya da sen yine dön o yeşil yılanın koynuna…