Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

"Gülşende ahu emin eyledi bülbül"...

30 Ocak 2013, Çarşamba - 12:30
Hazır dedim bit pazarına gelmişiz, şöyle bir gezelim.  Çektim yeşil parkamın kapşonunu kafaya. Alt tarafta sağlam;  botların içinde kalın çoraplar falan..  cepte ise sarma tütün.  Tam tekmil hazırım  zaman tüneline girmeye..
İlk önce  eski mobilya ve aksesuarlar satan bir mağazaya daldım. Kapı açıldığında  ziller çaldı. Sonra ayağıma bir köpek dolandı. Tamam!  Hayvan severim de,  o an hiç köpek sevme modunda değilim. 
Neyse!  
Ayıp olmasın hayvancağıza  diye  azıcık sıvazladım sırtını ve  en az iki senedir toz alınmadığını düşündüğüm mağazada ilerlemeye başladım.
Bir köpek ve bir ben… gezindik bir süre içeride..  ben nereye, köpek oraya. 
Mağaza sahibi hala ortalarda yok.  Üç beş basamaklı bir merdiven çıktı karşıma  ve  tırmandım merdivenleri.. 
Bir de ne göreyim?   “Arap kızı bana bakıyor.!”        
Kendisini teyzemlerin evinden hatırlarım. Çocukken o kocaman kırmızı dudaklarından ve kulağındaki  yusyuvarlak küpelerden çok korkardım.  Teyzem biz geldiğimizde,  ben korkmayayım diye, dolapta saklardı kendisini.  Sonraları  arap kızının daimi ikametgahı olmuştu o dolap.
İşte o arap kızı dönmüş dolaşmış benim gezdiğim mağazaya gelmiş. Kulağına küpe yerine, bol sıfırlı bir etiket  takmış.  Ben görmeyeli  kendi reklamını iyi yapmış anlaşılan.  Şimdi bir aylık maaşı versem alamam onu.
Bu arada köpek hala yanımda ve  başka kimse yok içeride…  tabi arap kızını saymazsak..
Bu mağazada bu kadar nostalji yeter diyerek,  köpeğe “hoşçakal” anlamında bir sırt sıvazlama hareketi daha yaptım.  O da  iyi günler anlamına geldiğini düşündüğüm bir  “hav! hav!” dedi bana.
Dışarıda hava iyice soğumuştu. Sokağın  iki yanına sıra sıra dizili mağazalar ve yerdeki  eski tip parke taşları uyumluydu. Bütün olarak bakıldığında bir fotoğraf karesinde çok güzel görünebilirlerdi. Hele  o fotoğrafın üzerine tumturaklı  bir iki cümle de oturtursak,  tam belgesel tadında olurdu.  Bu düşünceler içerisinde kendimi  fena gaza getirdim ve çıkardım fotoğraf makinesini..  Önce sokağı boydan boya, sonra  sağdan  sola,  soldan sağa ,  her yönden çektim.  Günümüz makinelerin  bu güzelliği var.. Eskiden film bitmesin diye kırk kez düşünürdük bir kare almak için.  Şimdi  “çek babam çek! “ dilediğin kadar.  Beğenmezsen de sil gitsin. 
Devam ettim bit pazarında turlamaya..
Tam karşıma acayip kapılı bir mağaza çıktı. Ne işe yaradığını hiçbir zaman anlayamadığım ve anlamak istemediğim  çeşitli materyaller asılı duvarda.  Bir kılıç, bir kalkan, bir tüfek,  bir de çeşitli hayvan kafaları..  Hayvan kafaları gerçek mi, yoksa heykel mi?..  Anlaşılmıyor!.              At ya da eşek olabilirler. Tam emin olamadım. “At olsun.”  
Mağaza karanlık, at kafası tepeden lamba ile aydınlatılmış  ve  silahların  metal kısımları parıldıyor.  Sanki birileri kimse  içeri girmesin diye, özellikle uğraşmış.  Fakat  yine de tuhaf bir gizem yaratıyor insanın içinde.  Düz mantıkla hareket edecek olursak,  az önceki mobilyacıda köpek varsa,  burada kurt olmalı!. 
Ben yine de o mağazaya girme işini başka bir zamana bırakarak devam ettim yoluma.
Hava  iyice soğudu.  İstediğim gibi bir mağaza bulamadığımı düşünerek,  tam ümitsizliğe kapılmak üzereydim ki,  bir vitrinin camında gördüğüm eskilerden kalma pikaplar tüm düşüncelerimi değiştirdi.  Sanırım aradığım böyle birşeydi.   Attım kendimi mağazadan içeriye. Bu mağazada da  köpek çıktı karşıma.  Bu sokaktaki tüm mağazalarda köpek beslemek sanırım mecburiydi.  Yalnız bu kez ne sırtını sıvazladım köpeğin, ne de fazla ilgilendim. Türk standartlarına uygun bir satıcı,  “buyrun!” diye karşıladı.   Ben  ise,  daha mağazanın dışındayken gözüme kestirdiğim eski pikapların yanına ulaşmıştım bile.  Hemen pikaplar hakkında bilgiler almaya başladım satıcıdan.  Bilgi dediysem, pikabın bilgisinden ne olacaksa!..  “İğnesi bulunur mu?  Çalışıyor mu?  Sesi nasıl?..” gibi bildik sorulara verilen bildik cevaplar işte.  
En az altı yedi tane pikap anlattı adam.  Ama hepsi çok pahalıydı.
En son olarak  “Bir tane eski model  pikabım var,  yalnız tek kolonu var,  o nedenle fiyatı  diğerlerine göre ucuz” dediğinde ona yöneldim.   Üzerinde  Cem Karaca’nın eski bir plağı duruyordu. Pikabı çalıştırdı satıcı.  Önce lambası yandı.  Sonra üzerindeki düğmeyi  “start”  konumuna getirdi  ve  ön kısımda bulunan dört yuvarlak düğme ile oynayarak ses ayarını yaptı.  Hayran kaldığım o cızırtı gerisinden,  Cem Karaca söylemeye başladı. 
O an; benim pikabı almaya karar verdiğim andı. 
Cebimdeki paranın tamamına yakınını satıcıya verdim.  Pikabı  kucağıma aldım ve çıktım. Arabanın bagajına dikkatlice yerleştirdikten sonra, o pikabın anlam kazanması için plak gerekir diye düşünerek, yeniden  eski  eşyalar satanların olduğu sokağa geldim. 
Birkaç gün önce  eski plaklar satan bir mağaza görmüş ,  “keşke bir pikabım olsaydı, şimdi buraya girer plak alırdım!” demiştim.
Plakçıya girdim ve bir plak sordum.   “Var!” dedi satıcı.  Yalnız fiyatını söylediğinde,  bir kaç kere  “Ne kadar?” diye sormama yol açtı.   Şöyle anlatayım; o para ile bir pikap alınır, kalanı ile de  meyhaneye gidilip kafa çekilirdi.  Tabi  plağı, azıcık sevdik, okşadık ve bıraktık yerine.
Tam kapıdan çıkarken, kimsenin yüzüne bakmadığı ve yerdeki bir rafta duran Mustafa Sağyaşar çekti dikkatimi…  dayanamadım Mustafa Sağyaşar  amcanın o haline.  Kaptım plağı geldim eve.
Şu an ne yapıyorum?  “Gülşende yine ahu emin eyledi bülbül” dinleye dinleye rakı içiyorum. Bu plak işinin en sıkıntılı yanı, adama çok rakı içiriyor ve gözünün önünde  fıldır fıldır döndükçe , çabuk sarhoş ediyor..
“Bit pazarına nur yağdı mı?  Yağmadı mı?   Bilemiyorum! 
Ama  görünen o ki;  insanların eskiye olan özlemleri de paraya tahvil edilmiş çoktan..