Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Gerçek her yalanı siliyor...

21 Aralık 2014, Pazar - 00:05
Küçük kız sevinçliydi. Yeni Yıla çok az bir zaman kalmıştı ve o gün okulda karneler dağıtılacaktı. Veliler toplandı. Küçük kız kendisinden emin ama bir o kadar da heyecanlıydı. Karneler masaya kondu ve öğrencilerin isimleri teker teker okunmaya başlandı. Sınıf birincisi, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü derken hep ilk sırada olmaya alışkın küçük kızın kulakları birden tıkandı. Elleri ayakları kesildi, gözleri buğulu görmeye başladı. Ağlamadı, onurluydu, iyice kasıldı, göğsü daraldı, daraldı, daraldı ve kendisini iki kuvvetli kolun arasında buldu. Lavaboya götürdüler onu, yüzünü yıkadılar, uzun saçlarını topladılar. Küçük kız kendisini iyice koyuverdi. Salonda bulunan herkes bunun nedenini biliyordu. İnsanlar birbirlerine soru sorarken talihsiz olay aydınlandı. Notlardan dolayı sınıf birinciliğini iki kişi paylaşmış ve bir tanesinin ismini okumak unutulmuştu.
Annesi küçük kızı devrin en iyi doktorlarından Dr.Karakoya koşturdu. Doktor hastasını zaten tanıyordu, onu kendi büyütmüştü. Bünyesinin kuvvetli olduğunu ama hassas ve sessiz bir kız olduğunu biliyordu. Bazı tetkikler istedi ve istirahat etmesini önerdi.
Eve döndüler, Yılbaşı ağacının yanına oturttular onu. Başı döndü, uzandı. Ağaca baktı, rengârenk süslerle süslenmişti. Her yıl ağacın altına koydukları Noel Baba sanki somurtuyordu. Küçük ama gerçek bir ağaçtı bu, oysa üstüne serpiştirilen pamuk parçaları gerçek kar tanecikleri değildi. Gerçek olanı bir yalan sarmış sarmalamıştı. Gerçekler yalanlarla süslenebilir miydi? Çini sobada güzel bir ateş yanıyordu. Mikalardan sinema filmi gibi odunların yanmasını seyrederdi hep, yine öyle yaptı. Ateşin yanmasını seyretmeyi severdi. Annesini izledi, nasıl olur da konunun tamamen dışında davranıyordu? Babası zaten sultanını severken içinin titrediğini hissederdi ama bu kez sesi de titriyordu. O Yılbaşı aileye haram olmuştu.
Sofra kuruldu, radyo açıldı, ağacın üstündeki mumlar yakıldı. Mum ışığını uzun uzun seyretmek ne hoştu, rengârenk mumlar ne güzel ışık veriyorlardı. Işıkları söndürüp birbirlerine sarılıp iyi yıllar dilemek anı gelmişti. Sobada ateş, odada mum ışığı, sofrada bir kap nefis aşure, kafeste bir kuş, hediyeler ve “Mutlu Yıllar”.
Küçük kız pencereden bakmak istedi. Adetti, komşular camları açıp caddeye kırılacak cam eşya atarlardı. Bu bir ampul, bir bardak, bir fincan olabilirdi. Muhitten aşina olduğu ve kim olduğunu bilmediği bir hanım vardı. Kumral, mütenasip vücutlu, çekik gözlü güzel bir hanım. O geçiyordu, uzun paltosu, yüksek topuklu ayakkabılarıyla bir adamın kolunda, belli ki gece eğlencesine gidiyordu. İmrendi, “Ben de büyüyünce Réveillon’a gideceğim” dedi, sonra içinden yine uzanmak geldi. Anne ve babası ile Yılbaşı şarkıları mırıldandı ve tatlı bir uykuya daldı.
Tetkik sonuçlarını iki gün beklemek zorunda kaldılar. Nihayet, anne sonuçların içinde bulunduğu zarfı dualarla açtı ve pek fazla bir şey anlamadan yine Dr. Karakoya koştu. İç organlarını kaplayan bir zar şişmişti. Ani üzüntülerde, şiddetli korkularda ve kazalarda olabilirmiş. Halsizlik kısa zamanda geçer ve kalıcı bir rahatsızlığa neden olmazmış.
Yıllar birbirini kovaladı, küçük kız büyüdü, anne oldu ve bir Yılbaşı arifesinde elinde yavrusu, alışverişten dönerken gözleri bir kadına takıldı. Yaşlı kadın hafif bir gülümseme ve ilgiyle kendisine ve kırmızı paltolu, ponponlu şapkalı kızına bakıyordu. Gözlerinden tanıdı onu, çekik gözlü kadın hala alımlıydı. İçten gelen bir duyguyla kadını selâmladı fakat kim olduğunu hiç bilemedi.
Zaman akıp giderken, ne mutlu Yılbaşı geceleri yaşadı, ne sofralar kurdu, ne kutlamalar düzenledi. Ne hazırlıklar, ne keyifler, ne üzüntüler, ne acılar, ne yalnızlıklar yaşadı ve anladı ki hayat insanın yanağını tatlı tatlı okşarken, bazen ömrüne bir düğüm attığında, onu çözecek olan her zaman İskenderin kılıcı değil, yine kendi imkânı ve kendi zekâsıdır.