Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Gece günü yaşamak...

01 Kasım 2012, Perşembe - 13:46
“Gün doğmadan neler doğar” diye bir laf vardır hani!

Gün doğmadan önce hepimiz uykuda olduğumuz için mi göremiyoruz acaba, gün doğmadan nelerin doğduğunu ?..

Oysa o yaşlı adam hiç de öyle yapmamış ve gün doğmadan kendini yollara vurmuştu. 

O gençlik günlerindeki aylaklık zamanlarında olduğu gibi  yürüyor  yürüyor  yürüyordu..

Önce çocukluğunun geçtiği mahalleye gitti.  Eskilerden geriye  bir tek o  kocaman ceviz ağacı kalmıştı.

Uzun uzun izledi ceviz ağacını ve  eski model bir teybi geriye sarar gibi bastı zihnindeki  “rewind” tuşuna. 

Anımsadıkları;  çirkinliklerden güzelliklere, sevmediklerinden sevdiklerine doğru usul usul yol aldı kafasının içinde.  Aklına görünenler , yüreğine yansıdığında gözleri doldu ..

Kapısında “Ivır zıvır my home” yazılı olan alengirli iki koca binanın  arasında kalmıştı ceviz ağacı… Binaları ne kadar yükseltseler de  “büyük hayalleri olan müteahhitlere,  ne kadar para dökseler de o projelere ,  ne kadar  bu olmamış diyerek fırçayı atsalar da sekreterlerine,  - ki sekreterin suçu ne ise- 

ve ne kadar süsleyip püsleseler de,  o ceviz ağacı gibi heybetli görünmeyeceklerdi asla..

Üzerine bastığı ve zamanında ilk önceleri toprak ve sonraları parke taşları ile döşenen yola baktı.. Mevsimi geldiğinde yere düşen cevizlerden yemyeşil olurdu önce o parke taşları ve sonra da  o çocuk elleri..

Gülümsedi yaşlı adam ve şimdilerde çocuklara; “siz burada oynamalısınız!” dedikleri ve çimen renginde yeşil bir halı ile kaplı parktaki plastik kaydırağın yanındaki banka oturdu.  Tam bu noktada yere kapaklanmıştı  bir keresinde koşarken..  Dizi çok fena kanamış ve üstüne üstlük bir de fırça yemişti eve geldiğinde annesinden.

Tuhaf bir biçimde mutlu etti  hem yere kapaklanması , hem de annesinden yediği fırça..

Ne kadar güzel ve ne kadar sessizdi ortalık.  İnsanlar  uyuyorlardı henüz..  Günlerden pazar olduğu için ne okula, ne de işe yetişme telaşına  düşmemişlerdi daha.

Ceviz ağacının yerinde durmasının sevinilecek bir durum olduğunu düşünerek, sahil yoluna gitmek üzere harekete geçti..

Zihnindeki filmin ortalarına gelmişti yavaş yavaş.



Bir süre sonra bir otobüse bindi ve kendini  deniz kenarındaki bir bankta otururken buldu..

Az ötede bir iki balıkçı vardı.. Güneş  doğmuş ve ışıkları suya düşmüştü.. Balıkçıların yanına gitti ve küçük kovadaki istavritlere baktı.. O arada “pause” düğmesine bastı  ve zihnindeki filmi durdurarak , balık tutan adam ile kısa bir sohbete girdi. Yakınıyordu balıkçı.. balık olmadığından yakınıyordu..

Balık olmaması ne tuhaf bir durumdu oysa onun zamanında..

Sarmadı balıkçının muhabbeti ve rastgele diyerek uzaklaşıp, yeniden bankına döndü..

Tekrar çalıştırdı zihnindeki teybi..

Oturduğu yerin sol tarafında ve az ötede sandallar vardı eskiden..  Üsküdar’dan Beşiktaş’a sandallarla geçilirdi..  Hatta oğlu , hanımı ve tüm aile binerler sandala ve sandalcı asılırdı küreklere..  denizin ortalarına geldiğinde ise paraları toplardı müşterilerden.. Bütün gün gider gelirdi sandalcı, ekmek parasını kazanabilmek için.

Güneş iyiden iyiye kendini göstermeye , arabalar ve insanlar telaşlı telaşlı bir yerden bir yere hareket etmeye başlamışlardı..  Bir pazar sabahının erken sayılabilecek saatlerinde bu kadar telaş içerisinde olmanın tuhaflığını düşündü.  Neydi bu telaş ve nereye koşturuyordu tüm bu insanlar?

Bir vapur düdüğü, artık evine dönme zamanının geldiğini anlattı yaşlı adama..

2012 İstanbul Kasım’ının kasvetini hissettiğinde düğmeye basarak çıkarttı zihnindeki kaseti ve ceketinin cebine koydu ..

Otobüse bindi ve evine attı kendini. Saat sekiz buçuk olmuş ve karısı yeni uyanmıştı..

Neredeydin diye soran ve yeni uyanmış olan karısına cevap verdi.

-Hiç!  Dolaştım biraz.

-Sen bugünlerde tuhaflaştın, sabahın köründe yollara düşüyor ve sonra eve gelerek  öğlene kadar uyuyorsun .

“Ben sabah güneş doğmadan yollara düşmüyorum..İnsanlar, arabalar çekirgeler gibi oradan oraya savrulmaya başlamadan önce anılarımın ve düşlerimin peşine düşüyorum..Yetmiş yaşına gelmiş bir adamın  anısı çoktur da , ne düşü olacak deme sakın!  Ben böyle çok mutluyum..  Bu saatlerde İstanbul bana ait..  Ne zaman benim İstanbul’umu ele geçiren işgal güçleri görünüyor; işte o zaman evime kaçıyor ve kendimi yatağa atıyorum.  Dışarıdaki sesleri duymamak için pencereleri kapıyor, yorganı da üzerime çekerek uykuya dalıyorum.”  Diye bir açıklama yapmak gelse de içinden.. bir şey demedi yaşlı adam.

İsimsiz bir kaygı dalgası sardı tüm benliğini..

Karısının  “bu hiç normal değil, sen en iyisi bir doktora görün!” diye başlayan bitmek tükenmek bilmeyen önerileri  ile karışık söylenmeleri devam ederken , yaşlı adamın yorgun bünyesi çoktan uykuya dalmıştı bile..

Ertesi gün yeniden  doğacak olan güneşin birkaç saat  öncesi ve birkaç saat sonrasını beklemeye başladı yaşlı adam;  yeniden mutlu olabilmek ve kaygılarından uzaklaşabilmek için..

Gün doğmadan önce, her gün yeniden doğardı yaşlı adam..

Gün doğmadan önce son verirdi hayallerle bezediği yılgınlık nöbetlerine, İstanbul'unun erkeninde.Ğ