Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Futbol ve sinemayı biliriz

19 Mayıs 2011, Perşembe - 13:15
 
Ülkemizde üç şeyi insanlar çok iyi bilirler. Deprem, Futbol, Sinema...
Depremi bilirler çünkü ondan korkarlar. Yakın tarihte yaşadıkları İzmit depremi herkesi deprem uzmanı yaptı. Fay hattı nereden geçiyor, hangi bölgelerde risk az, tusunami olasılığı ne kadar bir uzmanı aratmayacak denli bilgiye sahiptirler. Hatta kiralık veya satılık ev ararlarken bile depremi kriterlerinin önüne koyup ev ararlar. Akraba ve komşularına deprem konusunda uyarılarda bulunur, olası bir deprem için ‘deprem kitleri’ hazırlarlar.
Futbolu bilirler çünkü hayatlarının var olma etkinliklerinden biridir. Futbol bir yaşam tarzı olarak benimsenmiştir. Her şey hafta sonu oynanan maçlara endekslidir. Maçlar hakkında konuşur, tartışır kavga eder birbirlerini öldürürler. Çocuklarına ünlü futbolcu adları koyarlar. Futbolla yatıp futbolla kalkarlar. Tutukları takım kazanınca sanki milyonları kazanmışlar gibi sevinir, kaybedince de kalp krizi geçirip ölebilirler. Takımları önemli bir oyuncu transfer ettiğinde ise onu bir star gibi karşılar, öyle davranırlar. Örnekleri çok. Ve herkes bilir futbolu, teknik direktör gibi takım oluşturur, takım sistemini eleştirir, hakem hatalarını hakem hocalarından daha iyi yorumlarlar. Oy verdiği partinin, kendi ilçesi için seçtiği milletvekili adayını tanımaz ama Brezilyanın 3. Lig takımlarından birinin biraz parlamış oyuncusunu tanır, takımın başkanı onu alsın diye rüyalar görebilirler. Sarılacak, kendini ifade edecek başka bir şeyi olmadığından takımı ile var olur, stada ölmeye giderler “ölmeye, ölmeye geldik” . Sevdikleri insanlara “Seni Seviyorum” diyemezler de takımlarını “Pazara kadar değil Mezara kadar” sevdiklerini boğazları yırtılıncaya kadar bağırırlar. Aşık oldukları kızın hangi rengi sevdiğini bilemezler ama takımlarının starının ayakkabı numarasını çok iyi bilirler. Kim en iyi “10” numara tartışmalarına girerler. En iyi futbolcu kim? Alex mi? Arda mı? Bundan para kazananların hiç de şikayetçi olmaması gereken bir durum bu aslında. Günümüzde bu ilgi kolayca paraya çevrilebiliniyor. Tv yayınları, mağazalar, dergiler, süreli yayınlar, kombineler, stat gelirleri vs. Giderek bir endüstri oluşturacak yapılanmaya gidiyor futbol. Daha soğuk, daha pahallı ve daha az insani... Gelecekte belki de androidlerin oynadığı maçlar izleyebiliriz. (Neyse ki Barcelona ve Messi var da robotların ya da odunların değil de insanların oynadığı futbolu izleyebiliyoruz.)   
Sinemayı bilirler çünkü en ucuz yollu eğlence yerleridir sinemalar. Kahramanla ağlayıp kahramanla gülerler, yeni bir dünyayı yeni bir hayatı izlerler perdede. Bazen hiç beğenmezler filmi, kötü çekilip kötü oynandığını söylerler. Yönetmenin yerine koyarlar kendilerini “ben olsam”la başlayan cümlelerle nasıl çekilmesi gerektiğini anlatırlar. Bilirler sinemayı çünkü gözlerini açtıklarından beri bu hareketli resimleri izleyip büyürler. Özellikle de televizyon yayınlarının başladığı günlerden sonra herkes daha sabah yüzünü yıkamadan televizyonun düğmesine basarak gününe başlar. Artık her evin hemen hemen her köşesinde bir televizyon bulunmakta, ister istemez geçen bu resimler izlenmektedir.
Filmleri yönetmenine özellikle de oyuncusuna göre seçerek izlerler. DVD’nin bu kadar yayılmasından sonra şu cümleleri duyar olduk sıkça “elimde çok iyi bir film var vereyim de izle.” Hayranı oldukları starlar vardır. Magazin basını sayesinde o starların her şeylerini bilirler. Bazen büyük tartışmalara girerler kim daha iyi oyuncu diye. Al Pacino mu? Robert de Niro mu? Yoksa Tom Curise mu? Aslında yıllar önce daha televizyonlar yokken bile bu tartışmalar yaşanıyormuş. Bakın; Ali Rıza Kılınç’ın “bilinmeyendiyarbakır.com” sitesinde Diyarbakır’ın eski sinemalarını anlattığı yazısında ne diyor: “Yılo’cular, Cıno’cular... 
1960-70’li yıllara gelindiğinde; kültür merkezlerinin halen kurulmamış olması sinemaların, giderek siyasal bir kimliğe dönüşen toplumsal hareketin yerel etkinliklerine de ev sahipliği de yapmasını gerektirir. Bu tür etkinliklerin en çok yapıldığı yerlerden biri ise bugün kapalı durumda olan Saraykapı civarındaki Emek Sineması’dır. Film başladıktan kısa bir süre sonra “Kuşlama” diye tabir edilen küçük siyasi el ilanları havaya fırlatılır ve kısa bir ajitasyonla el ilanlarının anlamı ile içeriği hakkında bilgi verilirmiş. Emek Sineması ayrıca, çocuklar arasında iki aktörün yandaşlığının egemen olduğu grupların savaşına da tanıklık eder. En hızlı kavgaları “Yılocular” (Yılmaz Güney) ile “Cınocular” (Cüneyt Arkın) yaparmış. Cınocuların kısmetine düşen ise hep yenilgiymiş.” 
Bir yandan siyasi bildirilerin dağıtıldığı bir yandan ellerinde gazazlor ve frigolarıya çocukların bağrıştığı ve kadınların ve erkeklerin en güzel giysilerini giyip boy gösterdikleri, genç erkeklerle, kızların birbirlerini gördüğü, küçük ve masum flörtlerin yaşandığı, gong sesiyle seyirciye filmin başlayacağının hatırlatıldığı ve büyük ve ağır süslü kadife perdenin yavaş yavaş toplanarak beyaz perdenin göründüğü, localı, balkonlu o büyük gösterişli salonlardan küçük odalara tıkıştırılmış birkaç seyircinin sesiz sesiz film izlediği cep salonlarına...  
Büyük ailelerden, küçük çekirdek aileye evrilen ve artık iletişim teknolojisiyle ve büyük korkularla iyice yalnızlaştırılan insan için artık cep salonları yerini “home theater” lar almıştır maalesef. Sinema toplumsallığı sağlayan işlevinden uzaklaşmış, eğlence sektörünün hizmetine girmiştir. Futbol için söylediğim daha az insani sinema içinde geçerli artık. Amerikan sinema endüstrisi belki birkaç yil sonra hiç insan kullanmadan “Avatar”larla filmler yapabilecektir. O zaman bizim beğenimiz “oyuncular ne güzel çizilmiş”in ötesine geçemeyecektir.
Sosyal paylaşım sitelerinde çiftlikler kurup, buğday yetiştiren, o buğdaydan un, undan da ekmek yapan ama ne şimdiye kadar toprağa dokunmuş ne değirmende üstü başı una bulaşmamış ve ne de sabahleyin taş fırından çıkmış ekmek kokusunu duymamış biri nasıl sanal bir gerçeklik yaşıyorsa, O toprak hissini, o unun üstündeki rengini ve ekmeğin kokusunu asla bilemeyecekse gelecekte insansız sinemada biz de aynı sanal gerçekliği yaşatabilir. Ne yazık ki gidişat bu. (Neyse ki bağımsız ve underground sinemacılar var da insanın insanla yaptığı filimler izleyebileceğiz.)
İletişimle birlikte dünya küçülüyor ya, dünya küçüldükçe, dünya küçüldükçe biz de mi küçülüyoruz?