Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Yollardan
Sarper SesliSarper Sesli

Esrarengiz Namibya

18 Nisan 2011, Pazartesi - 22:45
Sene 2004 yeni çıkan bir motosiklet tanıtım videosunu izlerken turuncu çöl tepeleri üzerinde yürüyen kişiye imrendiğim an. Şunu söyledim… Bir gün bende oralarda yürümeliydim.
 
Neyse ki çok uzun sürmedi ve iki ay önce, Güney Afrika da yaşayan yakın arkadaşım özlem ile bu esrarengiz ülkeyi keşfe çıkmak için johannesburg da buluştuk. Seyahat planımızı ve hazırlıklarımızı yaptıktan sonra son işlem pretoria da ki Namibya elçiliğinden vizelerimiz almak oldu. Yaklaşık 2 saat süren vize işleminden sonra artık yola koyulabilirdik.
 
Namibia, 21 Mart 1990 yılında Güney Afrika'dan ayrılarak bağımsız bir ülke oldu. Nüfus yoğunluğu çok düşük olan Namibya'nın başkenti Windhoek, nüfusu iki milyon civarında,  yüzölçümü 825.418 km2'dir.
 
Uçak yolculuğumuz yaklaşık 3 saat sürdü. Hava limanına indiğimizde kiralamış olduğumuz aracımızı teslim aldık ve  Namibya nın başkenti Windhoek a doğru yola çıktık. Yol boyunca gördüğümüz  vahşi hayvanların yola atlamasını engelleyen alışılmışın dışındaki tel örgüler, 75 km lik yolda toplamda 10 araç bile görmemiş olmamız ve otomobili kullanacağımız tek asfalt yolun burası olduğunu bilmek önümüzdeki günlerde eğlenceli ve esrarengiz bir 15 gün geçireceğimizin göstergeleriydi sanki.
Windhoek (Rüzgar köşesi) a gelmiştik.. 2300m de açık bir yaylaya kurulmuş olan  bu şehir, ismini sert geçen hava koşullarından almış olsa gerek gece gündüz arasındaki ısı farkı sezona bağlı olarak zaman zaman 20 dereceyi buluyordu.
Ülkedeki konuşulan dil İngilizce fakat eski Alman sömürgesi olan Namibya da, Almanca da çok fazla kullanılan dillerden. Şehir turu ve keyifli bir yemekten sonra ertesi gün zorlu bir sossusvlei yolculuğu bizi beklediğinden erkenden yatıyorduk.
Sabah erkenden kalkıp hazırlanmıştık. Yaklaşık 300 km lik mıcır ve kum dan oluşan bir yol kondisyonu ile birlikte kahvaltıda tanıştığımız Avustralyalı bir çiftten mutlaka solitaire uğrayın ve Elmalı tart yiyin uyarısıyla ilk durağımız belli olmuştu bileJ
 
Muhteşem manzaralar eşliğinde bizden başka birileri yaşamıyor mu acaba diye düşünürken çöl ün ortasından bir bushman in belirmesi ve vahşi hayvanlarla sıcak temasın her an olabilmesi insanın bu ülkeye olan merakını ve beklentilerini arttırıyordu.
Bu güzel ortam içerisinde başınıza gelmesini isteyeceğiniz en son şey elmalı tart a 35 km kala çölün ortasında lastiklerinizin patlaması olacaktır. Ve Patladı!!! hem de iki lastiğimizde. Yola çıkalı 190 km olmuştu ve sadece 2 araç görmüştük. Neyse ki telefonumuz çekiyordu ve kiraladığımız firmayla konuşup yeni araç talebinde bulunduk kötü haber bulunduğumuz noktaya aracın gelme süresinin 3 saat olmasıydı. Yapılacak tek şey yardım bekleyip en yakın noktaya ulaşmak olacaktı. 2 metrekarelik bir ağaç gölgesi bulup oraya sığışmaya çalışırken bir yanda da dünyanın bir ucunda çölün ortasında mahsur kalmanın zevki de güzeldi. Sürekli birbirimize bakıp gülüyor her anın keyfini çıkarmaya çalışıyorduk. Namibya da kriket denen ortalama bir cep telefonu boyutlarına yakın uzun bacaklı, çok çirkin sesi olan bir böcek var ve her yerdeler, bu böcek o an vakit geçirmek için fotoğraf makinalarımızın  modeli olmuştu. Derken bir araç sesi….. Hemen yola fırlıyorum ve durduruyorum içindekiler aynı otelde kaldığımız ve bize elmalı tart ısrarını yapan Avustralyalı çift çok seviniyoruz ve tüm eşyalarımızla araca atlayıp Solitaire e gidiyoruz.
Solitaire çölün ortasında yaşayan bir vaha sanki bir benzin istasyonu, bir otel birde bakkal var.
Gerçekten tüm yolu bu bölgeden geçenlerin uğraması gereken ıssız ama bir o kadarda güzel bir yer. Elmalı tart süperdi. Ama benim ilgimi çeken esas konu etrafta gezen köpeklerin bizim kangallara benzemesiydi. Otelin sahibine soruyorum bu köpekler kangal mı diye? Gelen cevap Evet onlarda sizin gibi Türkiye den geliyorlar dedi… Hoş bir cümle olmadı ama çok da haksız değildi sankiJ
Denilene göre köylülerin sürülerini çita ve büyük kedi gillerden koruyabilen tek köpek kangalmış kulaklarıma inanamasamda gözlerime inanmak zorundaydım….O köpekler kangaldı.
 
Yedek aracın gelmesi akşam saatlerini bulunca planda ufak bir değişiklik yapıp Solitaire de kalma kararı aldık ve bu değişiklik turun geneli içerisindeki en güzel gecelerden birisi oldu bizim için. Çölden yıldızları izlemek, tertemiz havayı ciğerlerinize çekmek, yürüyebildiğiniz kadar uzağa yürümek, avazınız çıktığı kadar bağırmak, belki de kimse görmesin diye hep tedirgin olup çıkmasını engellediğiniz çocuksu ruhunuzu ortaya çıkaracağınız bir atmosferdi. Her seferinde şunu söylüyordum içimden burası o kadar bakir o kadar doğal ve ıssız bir yer ki. Herhalde bu bölgede doğup büyüseniz ne İstanbul’u ne de başka büyük bir şehir yaşantısını hayal edebilirsiniz.
 
Sabah erkenden kalkıp Sossusvlei e doğru yola çıkmıştık ve filmlerde izlediğim o turuncu kum tepelerine az kalmıştı. Sossusvlei Afrika nın en büyük doğa parkı.
Yolda şu şekilde bir diyalog var aramızda. Özlem ayarladığın otelin buralarda olduğuna emin misin? Etrafta canlı bile yok da.. Buralarda olmalı….Derken çölün ortasına inşa edilmiş bir kale beliriyor uzaktan. Dış görüntüsü bir kaleyi andıran ama içinde hiç beklemediğiniz vaha dokusu olan bir yer.
Tam ortada bir havuz ve üzerine gölgeleri düşen büyük palmiyeler, altında bir takım insanların ellerinde soğuk içecekleriyle güneşin ve ortamın keyfini çıkardığı güzel bir yerdi, açıkcası bunu beklemiyorduk. Bu bölgedeki otellerde eğer ki isterseniz teras odalarda kalabiliyor ve gece yıldızları izleyerek uyuyabiliyorsunuz. Gün içerisinde geziler ve aktivitelerden de faydalanabiliyorsunuz. Bu bölgede kaldığımız süre boyunca rehberimiz Ali bize sürekli faydalı ve ilginç bilgiler veriyordu. Sesriem kanyonuna doğru yola çıkıyoruz milyon yıl önce sular altında olan bir kanyonmuş. İçersinde yürüdükçe sağınız ve solunuzdaki duvarların üzerinde hayvan fosillerini ve deniz kabuklarını görebilmek mümkün.  Sonrasında bizi gün batımı için güzel bir tepeye çıkarıyor beraberinde de biltong (kurutulmuş et) ve şarap.
 
Sabah 4 gibi kaldırılıyoruz çünkü gün doğmadan kum tepelerinin olduğu bölgede olmamız gerekiyor. Hava gerçekten çok serin. Asfalt olan tek yol üzerinde resmen bir yarış var tüm araçlar gün doğumunu izleyebileceği bir yer kapma çabasında. Güzel bir tepe buluyoruz ve gözlerimize inanamadığımız renk şovu başlıyor arkamdaki tepe gri bir tondayken biranda koyu turuncu, gökyüzü kızıl ve her yerde bir gölge oyunu  renk cümbüşü etrafımızı sarıyor. Sürekli her yere bakıp ne zaman nerde ne olacağını merak edip havanın soğukluğunu ikinci plana atıyorsunuz.
Üzerinde yürüyüş yapabileceğimiz tepelere doğru yola çıkıyorduk. Yol boyunca impala, deve kuşu ve yaban domuzu gibi hayvanlar günle birlikte uyanmış etrafımızda enerjik hareketler sergiliyorlardı.
 
Ve beklenen an koyu turuncu kum tepelerinde yürüyor, zaman zaman koşuyor ve hatta üzerinde yuvarlanıyorduk. Yaklaşık 200m lik bir tepenin üzerinde eğlenceli bir vakit geçirdikten sonra rehberimiz Ali dik olan taraftan aşağı koşabileceğimizi söylüyor, özlemle birbirimize bakıyoruz ve düşünmeden çığlıklar atarak aşağıya doğru bırakıyoruz kendimizi.
Bu eşsiz deneyim mutlaka yaşanmalıydı diye düşünüyoruz.
 
 
Vücudumuzun her yerine işlemiş olan kum tanelerini çıkartmaya çalışırken bir yandan da güzel bir öğlen yemeğini hak etmiştik. Çöl ortasında kum taneleriyle birlikte yediğimiz öğlen yemeğinden sonra, otelimize geri dönüp etrafı keşif için gruptan ayrılıyor ve bol bol fotoğraf çekiyorduk.
 
Ertesi gün bizim için zorlu bir gün daha vardı. Walvis bay ve Swakopmund liman şehri olarak geçen ve atlas okyanusuna bakan bu iki birbirine yakın güzel yerin iki önemli özelliği bulunuyordu. Güney Afrikada ki Kysna ve Walvis bay dünyadaki en lezzetli istiridyeleri yiyebileceğiniz iki yer. Ve benim çocukluğumdan beri hayalini kurduğum skydiving dünyadaki görsel olarak en iyi atlayış yerlerinden biri kabul edilmişken atlamadan dönememek gerekiyorduJ Evet bu konuyu özleme açtığımda her ne kadar o gece uyuyamamış bile olsa şunu biliyordum ki onunda yapmak istediği şeylerden birisiydi bu aktivite. Veeee 10.000 feet den atlamak için geri sayım başlamıştı. Artık dönüş yoktu biz çok şanslıydık çünkü tam gün batımında sıra bize denk gelmişti. Atladıktan sonra ki manzarayı atlamadan önce hayal etmek çok mümkün değil. Altınızda muhteşem turuncu bir çöl dokusu yanında Atlas okyanusunun maviliği ve günü bitirmek üzere atlas okyanusunun üzerinde batmaya başlayan pırıl pırıl bir güneş. Herhalde daha iyisi olamaz diye düşünürken biryandan da özlemin çığlıklarını duyuyor gibiydim. Gerçekten oraya kadar gidilmişken yapılmadan dönülmemesi gereken bir aktivite. İyiki yapmışız diyoruz ve otelimize doğru yola çıkıyoruz. Swakopmund sahillerinden 10km içeride dünyadaki en yüksek kum tepelerini bulabilir ve buraya meraklısı olan tüm insanları dünyanın her yerinden toplayabilen aktivite çöl sörfünü saatte 80 km/h a çıkarak yapabilirsiniz. Turun aktivitelerle dolu bir bölgesi olan swakopmund u geride bırakarak tuzdan yollar üzerinde cape cross ta bulunan dünyadaki en büyük fok kolonilerini de görmeden edemiyoruz. Yolun devamında gezinin en gergin ve esrarengiz kısmına doğru yola çıkıyoruz veee Skeleton Coast (İskelet sahili)
Giriş kapısına geldiğimizde çok büyük iki kapının üzerinde bulunan büyük kuru kafaları görüp birde üzerine kapıdaki görevlinin gerekli olabilecek yiyecek, yakıt gibi konular hakkında ısrarcı tavrı bizi heyecanlandırıyordu. Güneyde ve kuzeyde sadece 2 kapısı bulunan Swakopmund la Angola sınırı arasında uzanan yaklaşık 500 km uzunluğunda olan bir parktaydık ve tüm yol boyunca bir araç görebildik.
Uzun yıllar içinde oluşmuş çölleri, susuzluktan kavrulan tuz çanakları ve çılgın rüzgarların estiği, çürümekte olan gemi enkazlarıyla dolu bir kıyı şeridiyle sıradan bir gezginin ilgisini çekecek çok az şey varmış gibi görünsede, Kalahari ve Namib çöllerinin sayısız şekillere bürünmüş kumullarından ve içinde bulunduğunuz atmosferden her anlamda etkilendiğimiz bir yerdi Skeleton Coast (İskelet sahili)
Çıkış kapısına geldiğimizde birbirimize sarılıp bitti diyoruz ama aklımızda orda kalıyor. Konaklayacağımız bölge olan Damaralanda geliyoruz. Burası Black Rhino (Siyah gergedan) ve Çöl filleriyle ön plana çıkmış bir bölge. Güzel bir akşam yemeğinden sonra, bunu söylemeden geçemicem genelde et mönüsünde ahçı başarılıysa güzel bir av hayvanı olan orix den yiyebiliyorsunuz hem de heryerde.
Ertesi gün ilk durağımız yolumuzun üzerinde bulunan ve dünyada üzerinde yeryüzüne bütün şekilde çıkarılmış petrified forest (Fosil ağaçlar) rehberimizle bölgeye girerken bir tabela çıkıyor karşımıza ve üzerinde çok kısaca bu bölgeden çalıncak bir parça eğer ki üzerinizde bulunursa Namibya hapishanelerinde 2 yıl geçirmeniz anlamına geliyormuş. İlk gördüğüm fosil ağaca dokunduğumda taştan farklı bir hissi olmayan bu fosillerin yaşını tahmin etmeye çalışıyoruz ortak karar 1 milyon yıl. Ama rehberimizden duyduğumuz rakam gerçekten şaka gibiydi. 260 milyon yıl evet yanlış okumadınızJ Bu etkileyici yerden ayrılarak hep merak ettiğim Afrika kıtasındaki en büyük parklardan birisi olan ETOSHA parka doğru yola çıkıyorduk. Vahşi yaşamla birlikte açık ve geniş bir alana yayılmış olan bu park içerisinde görmeyi hayal ettiğiniz çoğu hayvanı görebiliyorsunuz. Özellikle 260 kg a kadar çıkabilen Aslanları görmek gerçekten etkileyici. Konaklayacağımız ongava bölgesine geldiğimizde gerçekten muhteşem bir manzarayla karşılaşıyoruz. Biran önce odamıza yerleşip safariye çıkmayı istiyorduk. Odamıza gitmek üzereyken görevlilerin gün battıktan sonra odalara giderken mutlaka silahlı bir ranger alınması gerektiğin söylüyor. Sebebini sorduğumuzda yerde görünen aslanlara ait iri pati izlerini gösteriyor.
Safariye başladığımızda Etosha parkının diğerlerinde ayıran yönü direk göze çarpıyordu.  Geniş ve açık bir bitki örtüsüne sahip olduğu için her şeyi görebilme imkanına sahipsiniz, en ufak bir su birikintisinde bile çok fazla çeşit hayvanı bir arada görebiliyor ve gözlemlemek için yapılmış parklardan izleyip fotoğraflar çekebiliyorsunuz.
Her yönüyle bizi çok etkileyen bu bölgeden tam ayrılmak üzereyken yol kenarında bir Himba ile karşılaşıyoruz ve biraz sohbet ve alışverişten sonra bu anı fotoğraflayıp otelimize doğru yola çıkıyoruz. Gezimizin bitmesine 2 gün kalmıştı ve bu ülkeden ayrılma vakti yaklaştıkça biraz hüzünleniyorduk. Akşam yemeği sırasında yanımızda duran bir su birikintisine önce 2 tane orix sonrasında da gözlerimize inanamadığımız ve tüm safari boyunca göremeiğimiz Black Rhino (siyah gergedan) ve yavrusu teşrif ediyordu. Elimize şaraplarımızı alıp uzun bir süre onları izliyoruz. Gerçekten gezinin unutulmaz anlarından birisi oluyor bizim için.
Veeee dönüş yolumuzun asfalt olması tüm turdan sonra gereğinden fazla konforlu gelmişti, 1 gece windhoek ta kaldıktan sonra johannesburg a hareket ediyor ve belkide şuana kadar gezmiş olduğum yerler arasında beni ençok etkileyen, sanki ayrı bir gezegenmiş hissi veren esrarengiz dokusu, doğallığı ve güzel insanları bu ülkeyi eşsiz yapan özelliklerden sadece bir kaçıydı.