Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Has Bakış
Ali HasdemirAli Hasdemir

Duyup da ses vermeyenlere...

09 Aralık 2012, Pazar - 18:11
Tüm dünyada 21 Aralık’ta yeryüzüne ne olacağı konusu, magazinel boyutta irdelenirken  aslında ne kadar kısır ve ahmakça bir tartışmanın içine itildiğimizin farkında bile değiliz..
Doğayı sömüren ve sürekli kemiren bizler, adım adım yeryüzünün hazin sonunu hazırlamakta ve zaten artık hızla o finale yaklaşmaktayız..
Dolayısıyla sembolik 21 Aralık’lara gereksinimimiz yok..
Sellere neden olacak kadar olağandışı sağanak yağmurların hüküm sürdüğü güz ve kış ayları..
Son yıllarda, sık sık iklim değişikliklerine dikkat çekmekte sık sık bilim insanları.
Çok farklı, ekolojik dengenin altüst olduğu kaygı verici bir trajedi hüküm sürüyor günümüzde..
Ortaçağ’ın efsanevi kâhini Nostradamus’un, yaşadığımız yüzyılla ilgili kehânetlerini işin içine hiç katmasam da, dünyanın gelmiş geçmiş en parlak zekâsı, dünyaca ünlü bilim insanı, fizikçi Albert Einstein’ın yaptığı ciddi uyarıları es geçemeyip  anımsatmak isterim..
Çevre felaketine işaret eden söyleminde değindiği süreci, tam da o günleri yaşamaktayız zira..
İleri teknoloji çağında, bilinç artarken çevresel risk faktörleri giderek azalacağına, aksine ivme kazanıyor çünkü..
Ülkemizi düşünün örneğin; ormanları tüketen, dereleri kurutan, doğal yataklarını değiştiren HES projelerini, nükleer enerji santralı kurma girişimlerini..
Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden aldığım bilgiye göre, son 12 yıl içerisinde 137 hayvan türünün daha nesli tüketilmiş..!!
Neler mi oluyor?
En önemli olandan başlayalım önce isterseniz..
Arılar..
Arılar,  ardında hiç iz bırakmaksızın yokolmaya başladılar..
O yaşamsal öneme sahip canlılar sır oluyor..
Sözkonusu olan öylesine kritik, öylesine yeryüzünün temel canlı türüdür ki,  dört yıl üst üste yeryüzünden tamamen kaybolmaları olasılığı gözönüne alındığında, tüm bitki,  hayvan ve insan türlerinin de  hayatı tehlikeye giriyor. .
Sadece dört gün içinde evrende yaşam sona eriyor..
Durum o denli ciddi ve vahim…
Şimdi, tüm dünyada, salt arıcılık işiyle uğraşanlar değil, belki onlardan da fazla bilim insanları bu olayın çözümü için kafa yormakta ve tüm çevre örgütleri sözbirliği etmiş, kırmızı alarm seviyesine kadar geçilmekte olduğunu haykırıyor.. Aslında arılarla da sınırlı değil sorun. Gezegeni devasâ bir labaratuara dönüştüren insanlık, doğadışı ayıklamanın tek sorumlusu. Evreni dizginlerini tamamen eline geçirerek hoyratça kullanan insanoğlu, doğa için en tehlikeli canlı türü olduğunu, bu konuda rakipsiz olduğunu kanıtlarcasına doymak bilmeyen bir hırsla kemiriyor gezegenimizi..
Özellikle son yüzyıldır ekolojiyle oynayarak, iklimi değiştirerek, diğer canlı türlerini şimdiye dek hiç tanık olunmamış, beklenmeyen biçimlerde evrilmeye zorluyor. Biliyoruz ki, sıcaklık arttıkça hayvan ve bitki türlerinde hacım-büyüklük, boy ve şekil itibarıyla değişimler yaşanıyor. Bir başka değişle, bu ani değişime uyum sağlayamayan birçok türün ise soyu azalıyor, yeterince üreyemez duruma düşe düşe zaman içinde nesli tükeniyor. 
İnsanoğlunun kutsal ile murdarı birbirine karıştırma konusundaki gayretkeşliği, toprağa, suya ve havaya karşı hoyratlığı sayesinde, doğanın dengesinin belirgin bir şekilde bozulduğu, eşsiz atmosferin özellikle son yarım asır süresince yüzde 90 oranında kirletildiği yeryüzünde, riskler arttı. Amazon Ormanları’nı bile tahrip ederek o yeryüzünün ciğerleri olan uçsuz bucaksız yeşil örtüye tüberkülozu bulaştırdı. Ve adeta şu ulaştığımız son noktada, tabir-i câiz ise “tutunacak dal kalmadı”.
Çevre haberlerini bültenlerinin ilk sıralarına taşımayı nihayet akıl edebilen dünya medyası ise bu acı ve sonuçları itibarıyla dehşet filmi türü haberleri artık tez vermekteler. Ancak tabii ardından beyaz camda, reyting arttırmak için gerekli çeşitlilik  unsurlarını da ihmal edilmeyerek… 
Şöyle ki; “Bu karamsar haberle içinizin ne denli karardığının farkındayız. Şimdi de sizi bu sorundan biraz olsun sıyrılmanızı sağlayacak bir festival haberini ekrana getirmek istiyoruz, sayın izleyiciler” diyen spikerin sesi, yeniden sıradan, gündelik yaşama ya da ilginç sayılabilir birkaç olaya, Holywood’a, starlara, bakım ürünlerine, cinselliğe, bir defileye, ınn yahut out trendlere ve ardından tekrar savaş ve katliam haberlerine dönüş yapabiliyor.
Yani, medyada çok hissedilir bir kavram kargaşası hüküm sürmekte…
ÖNÜMÜZDEKİ 4 YIL ÇOK ÖNEMLİ
Konuyu daha fazla dağıtmadan tekrar arılarla ilgili konuya dönecek olursak; “Kovan Sönmesi Sendromu” nedeniyle küresel ısınmayla gafil avlanıyor, balımızı üreten o eşsiz yaratık, değişime karşı uyum sorunu yaşayan savunmasız arılar.
Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kanada’da, Avustralya’da, İspanya ile birçok Avrupa ülkesinde de erken ya da “yalancı bahar sendromu” sebebiyle arı kovanların boşaldığını ve arıların büyük bir çoğunluğunun daha sonra geri dönmediği vurgulanıyor. Geri dönmeyen (daha doğrusu dönemeyen) arıların sadece ABD’deki sayısı ise az buz değil; tam ikibuçuk milyon. 
Bir başka habere göre, Amerikan Kongresi bu hafta arıcıları dinleyecek ve bu soruna bir çözüm arayacakmış. Avustralya’da da anlaşılan durum pek farklı değil.
Bu hassas konunun ekonomik boyutunu kimse göz ardı edemez. ABD’deki arıcılık sektörü de öyle ufak tefek bir sektör değil. Sadece Kaliforniya’da, üretici ve pazarlamacılarına ikibuçuk milyar dolar kazandıran bir sektör. Oysa ki, gelen haberlerdeki verilere göre,  zararın tüm ABD çapında 15 milyar doları aşacağı öne sürülüyor.
Türkiye’de de durum hiç de iç açıcı sayılmaz. Bal üreticileri, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na başvurarak çaresizliklerini dile getirdiler. Önlem alınmakta gecikilmesi bir yana, arıcılıkla uğraşan 250 bin Türk ailesi, bakanlığın bu sorun karşısındaki tavrının daha duyarlı olmasını talep ederken şu ana kadar ciddi, somut bir girişim olmadığını da  öne sürüyor.
“ARILAR S.O.S. VERDİ, DUYARSIZ İNSANOĞLU DUYMADI”
Konunun uzmanlarına biraz daha fazla kulak kabartınca, arıcılıkla ilgili detay bilgilere ulaştıkça, bu sorun üzerine fikir ve mantık yürütmek mümkün olabiliyor.. Türkiye’deki konunun uzmanları söylüyorlar aslında işin özünü; Türk arıcılığının son 40 yılı baz alındığı takdirde, 2006 yılı bu uzun yılların en kötüsü olduğu hesaplamalarla ortaya çıkıyor. Bunun nedeni, 2006 Nisan’ında özellikle üretimin yoğun olduğu bölgeler açısından olumsuz geçmiş olması ve haftalar boyu süren dondurucu soğukların İç Anadolu ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu yaylalarının da bu olumsuzluktan fazlasıyla etkilendiği gün gibi âşikâr. Arıların, bal üretimi için yegâne gereksinimi olan çiçekler, _don yiyerek_ aşırı soğuktan kavrulunca bu sorun kaçınılmaz olarak çıktı ortaya. Arı kolonilerinin yaklaşık yarısı ise kışa az besinle girmelerinin doğal sonucu ölerek telef oldu. Küresel ısınma sonucu oluşan kötü iklim koşullarının yanı sıra hastalık (Varova ile Nosema türü hastalıklar da arı kovanlarını tehdit eden riskler arasında sayılıyor), sektöre yeni giren arıcıların bilinçsizliği,  yanlış ve denetimsiz ilaçlama gibi faktörler, bir de yönetimin tarım ve hayvancılıktaki yanlış destek politikalarıyla birleşince, bal üretiminin bu yıl yüzde  yetmiş oranında düşmesi kaçınılmaz hale geliyor. Bu konudaki güncel bilgi izlerini araştırırken, ansiklopedik bilgi okurken, ya da arıcılıkla uğraşanlardan bizzat dinlerken  arı ölümlerinin artışı ya da kitlesel yokoluşlarının önüne geçilememesi tehlikesi büyük kaygı oluşturuyor.
Araya bir not da düşmek isterim; Türkiye gıda piyasasında, yoğun pazarlama furyasıyla gündeme gelen bir gerçek daha var.. Son yıllarda sahte bal imalatıyla ilgili iddialar da şimdiye kadar olmadığı kadar artıyor, had safhalara tırmanıyor..
Türkiye, Çin’den sonra arı kolonileri sayısı açısından ikinci sırada gelmekte(idi). 4,5 milyon koloni arıdan geriye kalan nedir? Bunu bilmiyoruz. Bu bilgi için sayımının tamamlanmasını beklememiz gerek. Sanırım sayımın sonucu ancak yaz aylarında gerçekleşebilecek. Sonuçlar arıların nufusu açısından tahminlerin üzerinde, kezâ maliyet açısından ise zarar tahmin edilenin altında gerçekleşmesini temenni ediyoruz. Ve  umarız ki, olumsuz çevre koşullarında telef olmaktan tesadüfen kurtularak hayatta kalan canlılar, hızla ürer ve yeni nesillerin özelliklerini yitirmeksizin türeyerek çoğalması mümkün olur. Aksi takdirde gerçekten de durum vahim…
Geçmiş yıllarda spesifik bir konu gözüyle bakılan bu tür sorunlar, günümüzde öylesine hassas ve kritik bir gündem maddesini oluşturuyor ki, geçmişte nerelerde hata yapıldığını, bu hataların yinelenmemesi için bugün neler yapılması gerektiğini tartışmak ve problemi gözardı edip onu irdelemekten kaçınma lüksüne sahip değiliz.
Hepinize sağlıklı, bol oksijenli, sorunları azalmaya yüz tutmuş, barışçıl bir hafta dileğiyle…
Esen kalınız..