Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Şimdi
Kağan BayraktaroğluKağan Bayraktaroğlu

Duyguyu yaşamaya izin vermek...

16 Eylül 2012, Pazar - 20:04
2002 yılında izleyicilerle buluşan Equilibrium (İsyan) filminin çok ilginç bir konusu vardır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın travmasını üzerinden atamamış olan bir dünyada hakim totaliter sistem, barışı korumak adına insanların duygularını baskı altına almaktadır. Duyguları tetikleyecek hareketler ya da açığa vuracak davranışların cezası çok büyüktür. Üst düzey bir güvenlik görevlisi olan Rahip John Preston kurallara karşı gelenleri bulup yok etmekle görevlendirilmiştir. Günün birinde Preston kimliğinden uzaklaşmaya başlar. Duygularını bastırmak yerine onları hissetmeye seçerek bulunduğu kısırdöngüden çıkar. Bu filmde John Preston ile duygularını açığa vurduğu için ölüm cezasına çarptırılan Mary arasında şöyle bir konuşma geçer.
Mary:  Sana bir şey soracağım. Neden yaşıyorsun?
John Preston: Bu harika toplumun devamını korumak için, Libria'ya hizmet etmek için yaşıyorum.
Mary:  Bu bir kısırdöngü. Varlığını sürdürmek için varsın. Amacın nedir?
John Preston: Senin varlığının amacı nedir?
Mary: Hissetmek. Bunu hiç yapmadığın için ne anlama geldiğini bilemezsin ama nefes almak kadar gerekli bir şey. Onsuz, aşksız, öfke ve acı olmadan nefes almak bir saatin tik-taklarından farksızdır.
   Günümüzde insanların duygusal dünyalarının bu filmdeki dünyaya gitgide benzemeye başladığını düşünüyorum. Hayatlarında birçok karmaşa yaşayan insanlar artık duygularını baskı altına alma konusunda birer uzman haline geldi. Artık duyguları saklayan ve bastıran insanların güçlü ve olgun olarak kabul edildiği bir dünyada yaşamaya başladık.
Etrafınıza bir bakın! Ne zaman ağlayan birini, sinirlenen birini ya da bunalıma girmiş birini görsek onlardan uzaklaşmak istiyoruz, çünkü bunun anormal olduğunu düşünüyoruz. Ancak şahit olduğumuz o duygusal tepkiler duyguların bastırılması sonucu artık duygu patlaması yaşandığı için oluşuyor. Duyguları bastırmaya o kadar alışıyoruz ki bastırdıkça bütün enerji, bedenimizde sıkışıp kalıyor. Bu sıkışıp kalmış enerjiyle başa çıkamayan zihin-beden, öfke bozukluğu, depresyon, kaygı bozukluğu ve birçok fiziksel hastalık geliştirmeye başlıyor. Bu hastalıklar daha da çok olumsuz duygu yarattığı için insanlar kendilerini içinden çıkamadıkları bir kısırdöngünün içinde buluyorlar.
Duyguları baskın altına aldığımız zaman aslında kendimiz olmuyoruz sadece bir maske takıyoruz. Yaşadığımızı zannederken aslında her gün kendimizi kalın bir perdenin arkasına saklıyoruz. Yukarıda alıntı yaptığım filmle bağlantılı olarak yaşadığımız bütün sistem bizi duygularımızı baskı altına almak üzere eğitiyor. Çünkü neredeyse herkesin duygularını bastırdığı bir dünyada öbür türlü davranmak yani duyguları hissetmek ve serbest bırakmak insanlara yanlışmış gibi geliyor.
Toplum psikolojisi aslında herkesin istemediği bir şekilde yaşamasına yol açıyor. Ancak insan olduğumuzu unutuyoruz, duygularla yaşayan varlıklar olduğumuzu unutuyoruz. Hepimiz üzüldüğümüzde ağlayabiliriz, sevindiğimizde kahkaha atabiliriz, sinirlendiğimizde kızabiliriz, zor zamanlarda bunalıma girebiliriz. Hepimizi insan yapan bu duygulara sahip olmamızdır. Zaten bu duygular gerçek anlamda hissedilmediği için insanlar aşırı tepkiler sonucu birbirlerine fiziksel olarak zarar verecek noktaya geliyor. O yüzden çeşitli duygular duymanın normal olduğunu bilin ve onları bastırmak yerine hissettikçe çok daha rahat serbest bırakabileceğinizi unutmayın.

Sözlerimi bu konuyu çok iyi bir şekilde tamamlayan bir alıntı ile sonlandırmak istiyorum:
“Öfke, insan olmanın temel bir parçasıdır. İnsanlara öfkelerini görmezden gelmeleri öğretilir ve böylece kendilerini aslında nefrete açarlar. Kendinizi öfkeli olma özgürlüğünden esirgedikçe, daha çok nefret edeceksiniz. Kendinize öfkelenmek için izin verin ve nefret dağılacaktır ve nefret dağıldığı zaman, affetme duygusu ortaya çıkacaktır! Kutsal olmak adına, öfkeli olduğunuzu ne kadar inkâr ederseniz, o kadar insanlıktan çıkacak ve insanlıktan ne kadar çıkarsanız, affetmeniz o kadar zorlaşacaktır.”        
- C. JoyBell C.-