Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Dünüm bugün oldu ve burdayım

11 Nisan 2011, Pazartesi - 00:13
Dolapdere’de katlı otoparktan bozma alçak tavanlı bir okuldu Marmara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu. Kapısında soyadını bilmediğim Ali adında bir görevlisi vardı. Ali tıknaz kalın kaşlı, Orhan KEMAL’in “Murtaza” romanından fırlamış bir tipti. ‘Yasak’ kelimesin onun kadar dolu dolu ve onun kadar çok kullanan biri daha yoktur sanırım. İşte bu Ali’yi ve koruduğu demirden kapıyı geçerseniz karşınızda bir kantini görürdünüz. Kantine girmeyip hemen soldan merdivenlerden çıkarsanız sınıflar ve idare katları gelirdi. Bir çok sınıfı vardı okulun. Ama çoğu sınıf boş olurdu. Bir sınıf doluysa orada ya Ziya hocanın (girmesi zorunlu) “Mizanpaj” dersi vardı. Ya da (girilip girilmemesi serbest) Ünsal hocanın dersi. Sosyoloji hocamızdı Ünsal hoca. Bence sosyoloji değil “Hayat Bilgisi” dersi verirdi.

Daha liseden yeni çıkmış kendisini solcu zanneden ve daha lisedeyken ‘üniversiteye girersem ilk işim öğrenci derneğine kayıt olmak olacak’ diyen bende bu derslere girerdim. Hem de hiç birini kaçırmadan. Bazen anlayarak çoğunu anlamayarak dinlerdim Ünsal hocayı. Hoca hep konuşurdu durmadan anlatırdı. Sanki bir yere yetişecekmiş gibi, sanki birazdan 12 Eylül jandarmaları gelecek hepimizi götürecek, bir daha konuşturmayacaklarmış gibi... 12 Eylülün yok ettiği bir kuşağın tüm birikimini aktarmaya çalışıyordu hoca. Kızarak, küserek, ağlayarak dağarcığında ne varsa bir sebil gibi dağıtmaya çalışıyordu. Bildiklerini kendi kabilesinin gençlerine aktarmaya çalışan bilgeler gibi anlatırdı. Hiç soluk almadan, kafasındakileri unutup aktaramam korkusuyla konuşurdu. Hoca konuştukça, bir yap-bozun parçaları gibi önümüzde, yanımızda ellerimizde yeni bir dünya şekillenirdi. Daha renkli daha anlamlı bir dünya... Önyargıdan uzak anlayarak bakmayı öğretti insanlara. Solcu olan ben, hiçbir zaman konuşmayı düşünmediğim sağıcı çocukların da benim gibi insanlar olduklarını anladım. Aynı ekonomik sınıfın insanlarıydık. Heyecanlarımız, acılarımız, hayallerimiz ve aşklarımız aynıydı. Aynı yaşın verdiği deli doluluk vardı hepimizde. Ve hepimiz aynı hormonları üretiyorduk... Hoca konuştukça ve parçaları yerine koydukça onların neden sağcı benim neden solcu olduğumu anlamaya başladım. Artık eskisi kadar onlara kızmıyordum. Çünkü kızmam ve değiştirmem gereken şeyin ne olduğunu anlamıştım:

KENDİ Devrime kendimden başlamalıydım Solcu olacaksam daha çok okumam daha çok bilmem gerekiyordu. Ama hocanın okumamızı istediği kitaplar bir dağ gibi duruyordu önümüzde. Tek tek tüketerek anlamaya çalışarak ve sürekli hocayla konuşarak bir çok kitap okuduk. Bir gün sınıfa girdi “Bugün ders yapmayacağız, sinemaya gideceğim, isteyen gelebilir” dedi. O gün birkaç kişi hocayla sinemaya gittik. Cemberlitaş’ta bir salona götürdü bizi. Oynayan film “Ölü Ozanlar Derneği”ydi. Daha sonraları ne zaman John Keating karakterini düşünsem aklıma hep Ünsal hoca gelmiştir. Hoca bize o gün aslında nasıl bir eğitim istediğini bu filmle anlattı. Yıllar sonra hocanın cenazesinde filmin sonunda John Keating’in sınıfta çıkarken çocukların masalarının üstüne çıkıp “Captain. My captain” dedikleri gibi bizim de imam “merhumu nasıl bilirdiniz” dediği yerde hep bir ağızdan “Hocam, Ünsal hocam” dememiz gerekirdi... Tabutu eller üstünden cenaze arabasına konulurken hepimizin içinden gelen ama bir türlü söyleyemediğimiz bir ses her şeyi anlattı zaten; “Hala Marxistiz Hocam!”

Yaşamanın aşkla olması gerektiğine inanıyordu. Bir gün derse başladı. Dışarıda hava çok güzel, pencereler açık, içeriye güneş vuruyor. Dışarıdan içeriye bir bahar kokusu doluyor. Hoca birden durdu “Sizin sevgilileriniz yok mu” dedi. “Bu yaşta dışarıda bu hava... Size ne Adorno’dan , Frankfurt okulundan, yabancılaşmadan. Çıkın tutun sevgilinizin elinden sarılın, öpüşün. Burada benim gibi bir moruk, size ölmüş insanların ne dediğini anlatıyor. Şimdi sırası değil. Haydi. Ders bitti.” Aşk olmadan hayatın anlamsızlığını, sıradanlığını anlattı bizlere. Bir şiire, bir resme bir romana bir insana aşık olmanın erdeminden ve yüceliğinden bahsetti hep. “Uzman Eşek”ler olmamızı istemiyordu. Yalnızca bir konuda uzman olmanın hayatı kaçırmak olduğunu anlattı. Bir arı gibi çevremizdeki her şeyden tat almamızı, anlamaya çalışmamızı istedi. Yalnızca borsayı bilen, şiirden, resimden tiyatrodan v.s anlamadan yaşayan sevmeyen birinin hiç yaşamamış olduğunu ona ancak “uzman eşek” denilebileceğini söyledi.

Sinemayı sevmenin ve meslek olarak seçmemde en büyük etkilerden biri Ünsal hocadır. Annelerimizin Belgin Doruk’lu, Ayhan Işık’lı filmleri açık hava sinemalarında izlerken nasıl şekillendiklerini nasıl dönüştüklerini, kendi aşklarını ve acılarını o filmlerle nasıl içselleştirdiklerini anlattı. Sinemanın bir toplum bilinci yaratırken nasıl kullanıldığını gösterdi bizlere. Ünsal hocada aşıktı. Evet, Türkan Şoray’a.
Onu anlatırken gözleri dolar, ağlamaya başlardı. Türkan Hanım’ın ayrı bir yeri ve değeri vardı Ünsal hoca için. Aşkı, artık uzak ve yitik bir sevgili benzerliğine mi yoksa Türkan Hanım’ın kendisine mi onu bilmiyorduk.

Düşündüğü gibi yaşadı. Hiçbir zaman iktidarın yanında olmadı. Dekan olduğu dönemde, Amerikan Hastahanesinin (Koç Grubu) hastaneyi büyütme planıyla büyük bir iştahla Nişantaşı kapüsünü istemesine sonuna kadar direndi. Okulunu satmadı. Onurunu satmadı. Bizi de onurlu ve düşündüğümüz gibi yaşamamız için cesaretlendirdi, eğitti ve bilgilendirdi. Ne mutlu bana ki dört yıl lisans üstü iki yıl da mastır öğrencisi olarak derslerine girebildim. Şimdi burada bu yazıyı yazabiliyorsam çoğunluğu onun sayesindedir. Sevgili hocam önünüzde saygıyla eğiliyorum.
Görüşmek dileğiyle...