Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Düne dair Taksim...

31 Mayıs 2016, Salı - 00:32
Taksimde sürekli isim değiştiren o büyük otelin önünde olmalıydım. Sabah vakti, erken sayılırdı. Taksi dedim şoföre ve birlikte trafiğin içine daldık. Sürekli yol isteyen araçlara yol verdik, korkusuzca yılan gibi arabaların arasından adeta hız yaparcasına son sürat ilerleyen motosikletli gençleri kolladık, yeşil ışık, kırmızı ışık derken Taksime yaklaştık ki bu kez iki ayaklı trafik canavarı yolumuzu kesti.

Gece olsa anlardım, nasıl olsa o piyasayı görmeye alıştık artık fakat sabah saatlerinde herkes henüz işinin başına geçmişken, şoförün kapısına dayanan çakma sarışın afet-i suzana ne demeli? Biri daha geldi, ya diğerine ne demeli? Maharetli ellerden çıkma aynı model, aynı ebattaki aşırı dekolteden fırlayan göğüslerini arabaların camlarına dayayan geceden kalma ağır işçileri transseksüel sanmayın. Bunlar maalesef isimlerin sonu “istan”la biten birkaç ülkeden bizim yollara düşen taksim gülleri imiş.

Hey gidi Taksim meydanı. Çocukken cicili biçili kıyafetlerimizi giyip, kurdelelerimizi takıp, Sular İdaresinin ışıklandırılmış akan sularını, resmi bayramlarda ise törenleri ilgi ile seyrettiğimiz koca Taksim meydanı, güzelim İstanbul şehrinin ağırlaşan ve yükü taşınmaz hale gelen kalabalığına dar gelmiş.

Taksim şimdi bir şantiye meydan. Şu hali ile hiç de güzel duygular çağrıştırmıyor. Kaliteli turist sayısı gözle görünür şekilde azalmışken, bombalı saldırılardan yılan bizler ve terörizmden kaçan, Türkiyenin sanatını, arkeolojisini, tarihini araştırdıktan sonra şehrin müzelerini, doğa harikalarını, çarşısını, pazarını gezen kültürümüze vakıf yabancılar, sanki Taksim meydanını, meydan muharebesi alanı olarak görecek.

Atatürk Kültür Merkezi….O kapıdan içeri girmek ayrıcalıktı. Yerli ve yabancı nice eserler sahnelenmiş, konserler, Showlar sergilenmiş, ödül törenleri ve sanat gecelerine katılan sanatseverler özenle hazırlanıp geceye şıklık kattıklarını hatırlatmak istedim. Yerine göre giyinmek görgü kuralıdır. Pazar kıyafeti ile pikniğe gidilmez, piknik kıyafeti ile de tiyatroya gidilmez.  Biraz zevkli olmak ve kendimize özen göstermekle, bulunduğumuz ortama yakışır yanımızdaki veya karşımızdaki kişiye değer vermiş oluruz.

Taksim meydanından Beyoğluna açılan müze yoldur İstiklâl Caddesi. Boğaza açılan renkli dünyadır Cihangir Caddesi. Yokuştan aşağı, işte Fındıklı, işte deniz işte Kızkulesi.  Ayas Paşa ayrı asalet, Mete Caddesi Taksim parkına bakar, Taksim Parkı tarih yazar ve yollar Cumhuriyet Caddesinden akar gider.

Yeni binalar, oteller.. işte o noktada huzursuzluk var. Belli bir yükseklikte inşa edilmiş Taksim meydanının tablosuna yakışan binalara tepeden bakan, gökdelenlere özenilip de inşa edilmiş, yeni dünyaya ait sivrilmiş binalar çevreye uyum sağlamıyorlar.

Uyum sağlamayan o kadar çok şey var ki çevremizde. Örneğin, yine Taksimdeyim. Bir ayakkabı boyacısı: Tertemiz lacivert pantolonu, mavi beyaz çizgili kolalanmış diyeceğim kadar ütülü gömleği, temiz elleri, sabah tıraşını olmuş güler yüzü ile ayakkabı boyuyor. Müşterisi karşısında pervasızca oturmuş şapırdata şapırdata çiklet çiğniyor. Savaş yaşayan bir ülkenin bu kez yerlerde sürünen değil de beyaz gömleğini koca göbeğinin üstüne zorla ilikleyebilmiş zengin bir ferdi. Gondola benzeyen ayakkabıları boyanırken az ilerde dikkatimi çeken dört gariban gençten birisi adama yanaşıyor. Dördü birbirine benzeyen bu gençleri n tek kelime Türkçe bilmediklerini anlamıştım. Tespih satmaya çalışıyorlardı. Adama yaklaştılar ve aralarında ne konuştular bilemedim.

Emekli bir memura benzettiğim boyacının kaçamak ve şaşkın bakışları, adamın çikletli ağzıyla emir verircesine konuşması, cebinden ve tabii ki kendinden emin tavırları, gençlerin ellerinde tespihlerle ezilip büzülüp kalışları, dar gelen pantolonlarını çekiştirip yolun kenarına gidip birbirlerine sokulup oturuşları, adamın fırlattığı parayı kibarca alıp teşekkür eden boyacıyı izlemek ve kimin neyi yakıştırıp yakıştırmadığına tanık olmak beni  yürekten üzdü.

Sosi Cındoyan