Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Dünden kalan sesin çağrısı...

16 Ocak 2013, Çarşamba - 19:03
On bir yaşındaydım ve on bir yaşında bir çocuğun olması gereken kadar mutluydum. Ne bir eksik, ne bir fazla. Okulumuz yaz tatiline girmiş ve hatta üzerinden on uyku günü geçmişti. Her tatilde olduğu gibi, okul kapanır kapanmaz kendimi o eve atmıştım yine büyük bir sevinçle..
İki katlı, ahşap, bir o kadar da huzurluydu dedemlerin evi. Okul olmadığı zamanlar orada kalırdım. Soba üzerinde kestane piştiğini ilk öğrenişim, bir pamukta yetişen fasulye karşısındaki ilk şaşkınlığım, babaannemin yumurtalı ekmeğini ilk tadışım, dedemle ilk adam asmaca oynayışım. Umutlarım.. çocukluğum.. Ne çok “ilk” yaşamıştım o evde! 
Evin üst katı ile alt katını birbirine bağlayan, tam on dokuz taş basamaklı bir merdiven vardı. Tüm uyarılara rağmen, çorapla gezindiğim için kayarak defalarca  düştüğüm o merdivenden,  kimin indiğini terlik seslerinden tanırdım. Hatta sesleri tanımakla kalmaz, inen kişinin ruh halini bile anlardım neredeyse..
Babaannem, romatizmalı bacaklarından dolayı ağır ağır inerdi.  O yüzden “en çok terlik sesini”,  babaannem inerken işitirdim. Her basamağa  iki ayağını da sıra ile bastığı için, tam otuz sekiz kere  “pat sesi” duyulurdu sabahları. Bir senfoniyi dikkatlice çalan bir orkestraya benzerdi babaannemin merdivenden inişi.  Sanki bir notaya yanlış basılırsa,  tüm müzik berbat olacakmışçasına.  “Terlik senfonisi.”
Dedem ise daha aceleci ve aynı zamanda neşeliydi.  En erken o kalkardı genellikle. Sabahları bağıra çağıra şarkı söyler ve merdivenlerden inerken  söylediği şarkıya karışan sesler,  bir çeşit kakafoni yaratırdı kulağımda.  Hani vardır ya!  Düğünlerde kimsenin çalan müziğe dikkat etmemesine karşın çok eğlendiği anlar..  İşte o anları yaşardım dedemin merdivenlerden inişinde.  Neşeli ve eğlenceli… İnsanın içini kıpır kıpır eden bir şarkı gibi..
Özellikle sabahları duyulurdu bu sesler.  Çünkü evin üst katında iki yatak odası vardı sadece.  Mutfak, banyo ve salon alt katta olduğu için üst kata sadece uyumak için çıkılır  ve her sabah aşağıya inilirdi yaşamak adına. Yaşamak dediysem;  o eve can katarak yaşamak. Cana can katarak yaşamak!..  Benim için o ev üç aşamalıydı. Yaşanılan alt kat,  uyumak için kullanılan üst kat ve bir de merdivenler.
Bir oyun gibiydi  merdivendeki  seslerden yola çıkarak tahminler yürütmek.  Neşeli şarkıdan önce senfoni duyulursa;  dedem,  ben uyurken dışarı çıkmış ya da hasta olduğu için yataktan kalkmamış anlamına gelirdi bu.  Önce neşeli şarkı duyulursa;  her zamanki gibi güzel bir gün başlıyor demekti.
Yine bir sabahtı.. Uyanmıştım.. Dönüp duruyordum yatakta.. Ama ayağa kalkmamıştım daha..  Birilerinin yanıma gelerek beni şımartmalarını bekliyordum belki de..
Bekledim.! Bekledim!.. Bekledim.!
Ne senfoni, ne kakafoni  yaratan dedemin neşeli şarkısı.  Üstelik çok sessizdi ortalık.  Gelen giden olmadığından,  kalktım yataktan çaresiz.
O an paçaları kısalmış yeşil  pijamam ile bir kurbağaya benzediğimi bana gösteren ise gömme dolabın üzerindeki aynaydı.  Çıplak ayaklarımla, dedemlerin yattığı odaya doğru yürüdüm. Kapıyı yavaşça araladım. Kimse yoktu ve üstelik yatak henüz toplanmamıştı..
Artık iyice belli olmuştu. Bu sabah tuhaf  bir şeyler olmuş ya da olmaktaydı bu evde.
Yine her zaman yaptığım gibi,  terlik giymeden indim merdivenlerden aşağıya. Merdivenlerden ses çıkarmadan inen tek kişi yalnızca bendim.  Sadece  düştüğüm zamanlarda ses çıkardı. Ama ne ses!  Ne senfoniye benzerdi, ne neşeli şarkıya.  Fakat bu defa çok yavaş indim merdivenlerden. Düşmemek için değil.!   Aşağı katta kötü bir durumla karşılaşacağımı tahmin ediyor olmanın endişesiydi beni yavaşlatan..  On dokuz merdivenin her basamağında ayrı bir düşünce yapıştı o çocuk aklıma..
Salonun önüne geldim. Salonun kapısı kapalıydı. Kış olsaydı bu normal bir durum sayılabilirdi. Çünkü soba yandığı için hep kapalı olurdu salonun kapısı. Kapıyı açtım yavaşça.  Bir gün öncesinde  “isim-şehir” oynadığımız uzun masanın etrafında babaannem, dedem ve ilk defa gördüğüm bir adam oturmuş, konuşuyorlardı. Beni görünce, tanımadığım adam; 
-“ben artık gideyim.! Yapacak bir şey yok maalesef!” dedi ve gitti.
O  evde yirmi yıldır yaşadıkları için, neredeyse kendileri bile unutmuşlardı kirada oturduklarını dedemler.  O gün gelen adam ise,  benim o güne kadar yüzünü  daha önce hiç görmediğim ev sahibiydi. “Bir müteahhit gelmiş.  O arsaya iyi para vermiş..  Aslında kendisi de istemezmiş. Ama çocuklarını kıramamış..miş.. miş.”  Benim umurumda bile olmayan  bahaneler saymış sabahın köründe gelerek..
Çok kısa bir süre sonra, sanıyorum en fazla bir hafta kadardı. Bir kamyonete yüklenilen eşyalarla birlikte merdivensiz- babaannemin tabiri ile düz ayak- bir eve taşınıldı iki sokak ötede .. İşte umurumda olan buydu.
Çünkü ben o günden sonra, bir daha asla,  ne terlik senfonisi, ne de neşeli  düğün şarkıları dinleyemedim babaannem ile dedemin terliklerinden.