Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Deryayı Bilmeyen Balık

04 Mayıs 2011, Çarşamba - 20:40
1 Mayıs haftasındayız, yaklaşık 1 milyon kişi Pazar günü Taksim’deydi. Bayramlarını büyük bir coşkuyla kutladılar. 1 milyon kişi ellerinde bayrakları, pankartları, dövizleri ile yürüdü, şarkı söyledi, halay çekti, türkülere eşlik etti, dertlerini kürsüde haykırdı ve dağıldı. Pazartesi işlerinin başına dönmek için herkes evlerinin yolunu tuttu.
Bu kalabalığın arasında DİSK’e bağlı Sine-Sen üyeleri de vardı. Onlarda yürüdü, kendi dertlerini anlatan dövizler ve pankartlarla... 5 kasım 1977 yılında sansüre karşı gerçekleştirilen “Ankara Yürüyüşü”nde şekillenen sendika fikri 5 Ocak 1978 hayata geçirilip kuruluyor, dönemin önemli oyuncularının da katkı verdiği sendika Sinema Emekçileri Sendikası olarak DİSK’e bağlı faaliyete geçiyor. 1980 yılına kadar önemli işler yapılıyor, takım sözleşmeleri, sigortasız işçi çalıştıran yapımcılara baskı.. çeşitli sanatsal etkinlikler. 1980 darbesi her şeyi yok ettiği gibi Sine-Sen’i de kapatıyor. Bütün mal varlığına el konulup, sendikanın envanterinde olan bir çok film önce depolara kaldırılıyor ardından da Mimar Sinan Üniversitesine devrediliyor.  Yıllar sonra davalardan beraat eden sendika yenide faaliyete geçiyor. Ama bu güne kadar eski etkinliğine ve gücüne bir daha ulaşamıyor.
Ulaşamıyor çünkü mevcut sendika yasaları ile sinema sektörünün gerçekleri bir birini tutmuyor. Sendikalar yasası 5.Madde: “Bir sendikaya üye veya yönetici olabilmek için o sektörde sigortalı çalışıyor olmak gerekir.” Diyor. Ama Türkiye’de bu sektörde çalışanların %95 sigortasız çalışıyor. Dolayısıyla Çalışma Bakanlığına göre bu sektörde kurulacak veya mevcut sendika üye sayısına bir türlü ulaşılamıyor. Fiili olarak var olan ama devlete göre olmayan bir sendika hukuksal anlamda olmamış oluyor. Hukuki olarak var olmayan her hangi bir sendikanın gücünden bahsetmek olmaz elbette.
Asıl sorun şu; 91. Yaşını kutlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Sinema Kanunun yapamamış olması. Her konuda ve alanda bir kanunun veya kanun hükmünde kararnamesi bulunan bir devletin, kitleleri bu kadar etkileyen bir sektör konusunda kanunu yok. Sinema Türkiye’de Ticaret kanunlarına göre şekilleniyor. Ticaret kanunları kapsamında olan bu sektörün “oda”sı da yoktu son birkaç yıla kadar. Küçültmek için söylemiyorum. Bu ülkede hamamcıların, leblebicilerin odaları var. Ama doğru dürüst çalışan sinema ile ilgili bir oda yok. Gözden kaçan en önemli olgu ise sinemanın hamamcılardan, leblebicilerden daha büyük bir güce sahip olduğudur. Şöyle ki; her gün Türkiye genelinde kaç kişi hamama gidiyor? Herhalde televizyon izleyicileri kadar çok değildir. Biraz daha küçülterek söyleyeyim 70 milyon Türkiye’nin yarısı her gün televizyon izliyorsa bu 35 milyon kişi demektir. Bu izleyiciler bu yayınlarla eğleniyor, üzülüyor, öğreniyor vs. Bir toplum televizyonlar tarafından eğitiliyor. Ama bu işi yapan insanların ne bir güçlü sendikaları ne de ‘oda’ları var. Bu örgütsüzlük bu sektörü her türlü zararlı şeye açmış oluyor ve korunmasını zayıflatıyor. Şöyle anlatayım. Eğer siz bir hamam açıp insanların yıkanmasını sağlamak için bir yatırım yapacaksanız, hamamcılar odasından izin almanız gerekiyor. Neden? Çünkü insan sağlığını korumak için denetime açık olmanız gerekir. Ayrıca odalar ve borsalar kanunu madde 4 diyor ki: Odalar; üyelerinin müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, mensuplarının birbirleri ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslekî disiplin, ahlâk ve dayanışmayı korumak ve bu Kanunda yazılı hizmetler ile mevzuatla odalara verilen görevleri yerine getirmek amacıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Yani bu alanda yani hamamcılık konusunda faaliyet göstereceksen seni bağlı bulunduğun oda denetleyecek. “Mesleki disiplin, ahlak ve dayanışmayı korumak” için gerekli tedbirleri bu oda alacak. Bir meslekte faaliyet gösterebilmen için bunlar şart.
Peki ya sinema ve tv için? Elinde biraz paran ve tanıdıkların varsa seni hiç kimse tutamaz. İstediğin şeyi çekip istediğin yerde yayınlatabilirsin. Çünkü seni denetleyecek ne bir oda ne de bir sendika mevcut. Mesleki disiplin, ahlak ve dayanışma artık senin sütüne kalmış.
Kitleleri bu kadar etkileyen ve yönlendiren sektörün durumu bu. Yani herhangi bir dizide sevilen bir kahramanın ölümü için bile gıyabında cenaze törenleri yapılan bir ülkede, koskoca bir sektör hukuksuz, kanunsuz yürüyor.
Yukarıda anlattıklarım işin hukuksal boyutları. Bir de bu meslekte gece sabahlara kadar çalışan ve haklarını bir türlü alamayan sinema emekçilerinin durumu daha da feci. Çalışmaya başlayıp paralarını ancak 1 -1,5 ay sonra alabiliyorlar. O da eğer yapımcı verirse. Bazen çalıştıkları dizi kalkınca hiçbir ücret alamıyorlar. İş mahkemelerinin çoğu şimdi bu davalarla ilgileniyor.
Sete gidip gelirken ölen sanat yönetmeni asistanları, parasızlıktan doğalgazı kesilip de çocuğu hastalanan ama bir türlü hastaneye götüremeyen yapım görevlisi, sette kalp krizi geçirince yerine hemen başka oyuncu aranan yardımcı oyuncu, sendikaya üye olduğu öğrenilince işten atılan yönetmen yardımcısı, sette başına ışık düşen yada ışık asarken düşüp beline kıran ışıkçı, yemek olarak ekmek arası patates layık görülen tüm sinema emekçileri. Bunların hiç birinin güvencisi yok, ne sgk ne de özel sigortalar. Kazanacakları üç beş kuruş için madencilerden bile zor koşullarda çalışıyorlar ve örgütsüz oldukları içinde hiçbir ilerleme kaydedemiyorlar.

Ama Nazım Hikmet’in dediği gibi;
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
 
Bu  haftaki yazımı Ünsal Hoca’nın bir sözüyle noktalayayım; “Sendikalarınız olmadığı için Seda Sayan’ın verdiği tencerelere muhtaçsınız.”