Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

Ders öncesi buluşma...

13 Ekim 2015, Salı - 22:38
Günlerden Pazar, saat 23:00. Salonda TV açık. Sinirimi bozacak kadar yüksek ses. "Kıs" diyorum, kısıyor, 5 dakika sonra volüm yine aynı. Oysa yazmam gereken bir ödev metni var. Konsantre olabilirsem ne mutlu bana! Çaresiz alıyorum elime kağıdı kalemi.  Geçen hafta başı Nıver'le buluşup kahve içtik. Ara sıra yaptığımız bir şey bu. Şahsi fikrim; ikimizde de bir parça çatlaklık var, her ikimiz de sevgi insanıyız.
Durum böyle olunca keyifli geçiyor kahve sohbetlerimiz. Biraz dertleşme, biraz gündem, ordan burdan derken, zaman su gibi akıp geçiyor her seferinde. Son buluşmamızın bir amacı vardı diğerlerinden farklı olarak. Hani seviyorumya yazı yazmayı, hani Nıver de "yaz" diyorya hep, işte bu kez yazı atölyesine katılmamla ilgili buluşalım dedik. Hareketli bir sabah oldu. Kalktım ki elektrik kesik. El yordamıyla üst baş bulup giyinip çıktım. Yolumun üzerinden yiyecek birşeyler aldım kahveye eşlik etmesi için. On dakika rötarla Pari'deydim. Zili çaldım, açan yok.
Biraz bekleyip bir daha çaldım, tık yok. Aldım elime telefonu, aha ! arayamıyorum. Hattımı şirket hattına transfer edeceklerdi sahi... O yüzden iki saat kadar kullanamayacaktım, hatırladım! Facebook ve Whatsapp'ıma da bakamıyorum arayamadığım gibi. 20 dakika sonra yerimde duramıyorum artık. Ya içeride birşey geldiyse başına? Bayılmış olmasın Allah muhafaza?! Tansiyonu filan çıkmış olur, ayağı takılır düşüp başını vurur, bin türlü şey olmuş olabilir! Hemen karşıdaki çerçeveciye girmeyi düşünüyorum, açmamış henüz dükkanı. 
Tabana kuvvet soluğu yakındaki Yıldırım Kırtasiye'de alıyorum. Diyorum "Berivan hattımı kullanamıyorum, bir arkadaşıma ulaşmam lazım. Ne olur ücreti neyse vereyim yardımcı ol bana." Numarayı sorup tuşluyor, açan yok. Uyuyakalmış olabilir mi? Ay kötü birşey olmasın Tanrı aşkına! Kızcağız sağ olsun ısrarlarıma rağmen para almıyor. Eve gidemem, kabıma sığamıyorum. Rumeli Caddesi'nin başındaki Rumeli Cafe'ye gidip sade kahve söylüyorum. Acil durumlarda ilk aranacak kişilerdenimdir, soğukkanlıyımdır ama belirsizlikleri sevmiyorum, kafamda binbir senaryo! Sonunda telefonum çalıyor, arayan Nıver! Uyuyakalmış! Ohhhh çekiyorum, çok şükür.
Buluşup ofisine gidiyoruz. Mis gibi bir fincan kahve de elinden içiyorum. Pariradyo'da test yayını var. Bir yandan ona bakıyor, bir yandan son makalesini okuyoruz birlikte. Ayrılmadan önce ilk sayfası koparılmış bir defter ve kurşun kalem veriyor. Bu defter çok önemli, eli değmiş, biliyorum uğurlu gelecek. "Haftaya geldiğinde buluşma amacımızı ve yazma amacını kağıda dökmüş ol lütfen." diyor. İşte bu gürültülü ortamda yazmaya çalıştığım ödev konusu tam da bu! Buluşma amacımız hem karşılıklı keyif almamız sohbetten hem yazı atölyesine başlayacak olmam.
Yazma amacıma gelince; yazmayı oldum olası seviyorum. Duygularımı kelimelere dökmek rahatlatmıştır hep, terapi gibidir. İçgüdüsel biçimde tamamen amatörce yazmak iyi güzel de, bazen kendimi koruyamamaktan şikayetçiyim. Sonuçta dünyanın dört bir yanından olduğu gibi, yakın çevrem de okurlar arasında. Her makalede kendimi anlatmıyorum. Bazen eşimi dostumu gözlemliyor onların hikayesini paylaşıyorum üstü örtülü, ama nedense hep kendimi yazdığım kanısı var bazılarında "Hımm bak bunu demek istemiş, demek kiiii" şeklindeki yanlış algıyı nasıl değiştireceğimi bilmediğimden, kelimelerime kilit vuruyor olmaktan namemnunum. Oysa ne çok şey var yazmak istediğim.
Önemli olan konu, kimin yazdığı değil. Her anlattığım ben değilim. "Kendini koruyarak yazmayı öğreteceğim sana. Kendi yorumun, kendi kelimelerinle." diyor, "Yaşasın!" diyorum. İkinci sebep ise, kafamda ara ara beliren konuları nasıl kurgulayacağımı bilememem. Var mı bir matematiği, bir yolu? İşte tüm bunları öğrenip, kaygılanmadan kaleme dökmek istiyorum hislerimi. Ve yarın sabah başlıyorum ilk derse. Heyecanlı ve mutluyum!