Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Çok parası olsaydı...

18 Ekim 2014, Cumartesi - 16:08
O sabah başka türlü yaşamları ve bir de ölümü daha çok düşünmeye başlamıştı. Onu yaşamdan bu derece soğutan, giderek çürüyen organları, gevşeyen kasları, iyice paslanmaya başlayan beyni, iki adım yürüdüğünde kesilen nefesi ve tüm bunlara sebep yaşlılığı mıydı? Aslında yaşlılık denilen şeyin para ile ilgisi olmalıydı. Onun gibi parasız ise insan, ellisinde yaşlanıyordu da parası varsa sekseninde hiç ölmeyecekmiş gibi sıkıca tutunabiliyordu yaşama. En büyük derdi parasızlıktı. Parasızlık derken, az paradan söz etmiyorum. Beş parasızlıktı.
Çok parası olsaydı eğer, ilk önce iyi bir hamama gider güzelce temizlenirdi. Sonra denize karşı şık bir restoranda oturarak hayvanlar gibi yemek yer kafayı çekerdi. İlk karşısına çıkan kadına kur yapardı. İlk anda onunla ilgilenmezdi belki. Ama çok parası olduğunu anladığında o da isterdi illaki. Bu devirde herkes numaracı olduğundan, inanmazdı öyle aşk meşk işlerine. Çok parası olsaydı tatile de çıkardı. Hiç bilmediği uzak diyarlara giderdi. Kışın sıcak ülkelere yüzmeye, yazın soğuk ülkelere kar keyfi yapmaya. Şömineli ev alırdı. Karşısında şarap içer güzel düşlere dalardı. Belki de hiç dönmezdi, ona parasızlığı hatırlatan bu diyarlara.
Çok parası olsaydı…
Bu kez mide bulantısı ile birlikte saplandı sancı. Kendisini kaldırımın kenarına bıraktı. Açlık hissi baş dönmesi ile birlikte fena vurdu. Zaman bile kendisiyle birlikte akmaktan bezmişti. Son lokma boğazından aşağı düşeli hayli süre geçmişti. Bu süre içerisinde az ötedeki pastaneci, iki kez dükkan açmış kapamış, aynı köpeği beş kez görmüş, üç kez arabanın altında ezilme tehlikesi yaşamış, defalarca nefret ve acıma dolu bakışlara maruz kalmış ve yüzlerce kere çok param olsaydı ile başlayan hayallere dalmıştı.  Kaldırıma biraz daha yapıştı. Ayaklarını karnına doğru çekerek cenin pozisyonu aldı. Bu haldeyken ağrıları azalır gibi olsa da, gözünün önünden geçen kebaplar, üzerinde dumanı tüten çorbalar, sıcacık pideler açlığını daha çok hissettiriyordu.

Gözlerini kapadı. Artık biliyordu. O açlıktan ölecekti ve bu kötü olmazdı doğrusu. Tanrıya çok dua etmişti. Öldürmemişti. Can almak ve can vermek değil miydi onun görevi?  Mademki karnımı doyuracak yemek bulamıyordu ona, o zaman şu kahrolası açlığımı sonlandıracak acısız bir ölüm verseydi. Duaları duymakta bu kadar sağır olan tanrının, kahretmek konusundaki aceleciliği şaşırtıcıydı.

İçi yaşam enerjisi ile dolu kıpır kıpır bir ortaokul öğrencisi serseri bir kurşunun hedefi olmuştu geçenlerde… İlk kez aşık olduğu her halinden belli genç kız trafik kazasına kurban edilmişti. Lisedeyken Hilmi diye bir çocuk vardı okulda, bahçede top oynarken kalp krizi geçirmiş, oracıkta can vermişti.  Yaşamayı bu kadar isteyen ve hak eden canlı varken, benim hala yaşıyor olmam adaletsizliğin dik alakası diye iç geçirdi.
Burnuna giren bir ot fark etti yerde yatarken. Kopardı.  Evirip çevirdikten sonra çiğnemeye başladı. Diline acı tat yapıştığını fark ettiğinde, çiğnemekten vazgeçerek olduğu gibi yuttu. İnsanlıktan çıkmıştı. Bu halde ve bu yaşta ne iş bulabilir, ne de para kazanabilirdi. Hiç olmazsa emekli maaşım olsaydı, üç kuruş para alabilseydim diye düşündü. Gurur dedikleri, açlık hissinin yanında çok zavallı göründü gözüne.
Biraz yürümeliydi. Ya dilenecek, ya da tanıdığı insanlardan birinden yardım isteyecekti. Eğer güzel bir kadın olsaydı, bedenini satardı.  Ama erkek bedeni!  Hem de elli yaşında erkek bedeni para etmezdi ki!
Tanıdığı insanları düşünmeye başladı.
Eski karısı zaten beş parasız kalınca terk etmişti. Ona gidemezdi. Şimdi kim bilir neredeydi? Belki de yeniden evlenmiş bu güzel bahar mevsiminin, pırıl pırıl sabahında kocası ile sevişmekteydi. Annesi babası öleli çok uzun zaman olmuştu. Kardeşi hiç olmamıştı. Halasının çocukları vardı ama onlar kendisini yolda görseler tanımazlardı. Yüzlerini görmeyeli kaç zaman olduğunu, o bile unutmuştu. Paralı zamanlarında şen şakrak muhabbetler ettiği,  rakı içtiği arkadaşları olmuştu. Masasına gelen yiyeceklere burun kıvırdığı, balığın çok,  köftenin az piştiğini, çorbanın soğuk, içkinin sıcak olduğunu söyleyerek şımarıklık yaptığı zamanlarda bırakmıştı onları. Cebindeki para azaldıkça, onlar da azaldı. Parası bittiğinde buhar olup kayboldular. Dilenmekten ise hırsızlık yapmak daha iyi göründü gözüne. Aslında yapacağı hırsızlık bile sayılmazdı.
Bedeninin en sevdiği uzvu olan bacakları yine ihanet etmemişti. Ne yaparsa yapsın durmayan kalbimden, içini boşaltamadığı aklından ne kadar çok tiksiniyorsa, bacaklarını o kadar çok seviyordu. Bugüne kadar nereye isterse götürmüşlerdi onu da tık bile dememişlerdi. Ama artık onlar da yorulmuştu. Zorlukla da olsa doğruldu. Bir ağaca sırtını dayayarak derin derin nefes aldı. Sonra önündeki yokuştan aşağıya doğru saldı kendimi.
Bir süre sonra pastaneden, delirtici poğaça kokuları gelmeye başladı.
Dükkanın önüne çıkarılmış üç beş masada oturan güzel ağızlı bir kadın poğaça yiyordu. Bir şeyler yiyen tüm ağızlar güzeldi. Onu uzaktan izlemeye başladı. Poğaçadan her ısırışta bir yudum çay içiyordu.  Dudakları aşağı yukarı oynuyor,  durduğunda kısa süre bekliyor ve sonra yeniden çayından bir yudum alarak sıcak poğaçanın soğumasına fırsat vermeden midesine indiriyordu.  Bu tekrarı uzun uzun takip etti. Onun yerinde olmayı ne çok isterdi şu an. Güvercinler vardı masanın etrafında. Kadın, kırıntılarını ve hatta arada sırada poğaçadan böldüğü irice parçaları onlara veriyordu. Şu an sadece iki isteği vardı. Bu lanet şehirden ve ayrım yapmaksızın tüm insanlardan uzaklaşmak, diğeri ise elbette açlığına son vermek... Güvercinler hem para harcamadan doyabiliyor, hem de diledikleri zaman uçup gidebiliyorlardı. Güvercin olabilseydi. Koca bir keşke oturdu boş midesine.
Yavaş, sessizce kadına doğru yaklaştı. Kadından önce güvercinler fark etti kendisini. Güvercinler uçtu ve ardından kedi, gözlerinin içine baktı. Kedinin gözleri, eski karısının gençliğini hatırlattı. Mutlaka bir sebebi olmalıydı o bakışların eski karısını hatırlatmasının. Aynı o kedi gibi sezgileriyle hareket ediyordu.
Masadaki kadının önünde duran poğaçaya doğru aniden hamle yaptı.
Elini uzatıp poğaçayı alacaktı ki, sanki tüm şehir üzerine yıkıldı. Ardından gözünün görebildiği ne varsa usulca silindi. Başında bir acı… Bayılmıştı. Son hatırladığı kadın çığlığı ve üzerine doğru gelen pastaneci göbeğiydi.  Önce pastaneci kayboldu, sonra kadın ve en son poğaçalar.
Gözlerini açtığında kendisini bir ağacın dibinde yatıyordu. Elini ağzına götürdü. Kan lekelerini temizledi. Dişi kırılmış, rengi solmuş gömleğimin üzeri kan lekeleri ile dolmuştu. Düşerken başını bir yerlere vurmuş olmalıydı.
Yanında duran ve içinde iki kıymalı poğaça olan kese kağıdını fark etti. Kıymasını kediye verdikten sonra, kalan kısmını ağzımın içinde çevirerek midesine gönderdi. ,Kedi hala ona bakıyor, güvercinler tepesinde uçuşuyordu.
Önce kediye, sonra güvercinlere ve sonra onu öldürmeyen Tanrı’ya bastı küfrü.